Ne garip bir dünyada, ne acayip bir
insanlık alemi içinde yaşıyoruz. Korkarak, kaçarak yaşamaya çalışıyoruz. Gerçekten
korkuyoruz ve kaçıyoruz, benzerimiz diye bildiklerimizin şerlerinden. Çünkü şer
akıyor her yerlerinden. Zulümle, baskıyla, vahşetle varoluyoruz, yükseliyoruz,
egemen oluyoruz. Adeta vahşi bir hayvan sürüsüyle karşı karşıya olduğumuz bir
yaşam içindeyiz. Ama gözlerimiz kör, kulaklarımız sağır, kalplerimiz hissiz,
kafalarımız düşüncesiz olunca kimin umurunda nerede olduğumuz, nasıl olduğumuz,
ne yaptığımız, nasıl yaşadığımız? Üç günlük bir dünyaya fırlatılmıştık, birkaç insan sevecek,
bir kaç çiçek koklayacak, biraz gökyüzüne bakacak, bir ağacın dibinde
soluklanacak, bir kuble şarkı terennüm edecek ve kalkıp gidecektik. Ne
oldu? Çerçöpten farkı olmayan dünyaya bağlandık, nefretin ateşiyle dağlandık,
çiçekleri çiğnedik, insanlıktan çıktık, gölgesine sığınacağımız ağaçları katlettik
ve oturduğumuz yere çakılıp kaldık. Şimdi boyunumuzda tasmayla, dünya leşinin
başında bir kaç kemik için birbirimizi yiyoruz, nasıl yaparız da daha etli
kemiği ele geçiririz diye. Birgün çöpe atılacak kemik için birbirimizin etini
çiğniyoruz. Arsız, soysuz, müptezel, pespaye, amorf yaratıklara dönüşmüşüz. Veyl
olsun insanlığımıza!
Geçelim!
Münhasıran dünyayı hedef alan, zaten
varlığının anlamı dünyaya bağlanmanın yollarını bulmak demek olan, menfaatleri
temin etme vasıtası olmaktan başka hiçbir işlevi olmayan, dünya tezgâhının
çarklarını döndürmek için varolan ve bu çıkar çarklarında tüm değerleri tek tek
öğüten, insanı öğütüp un eden ve bugüne dek insanlığa zerre faydası görülmemiş,
bilakis insanlığı atomize ve polarize ederek acılardan acılara sürgün kılmış
olan politikanın alevden çemberinde bitevi yaşama teğet geçiyoruz, yaşamak
sevincini ıskalıyoruz, baharlar bizsiz, bizler baharsız kalıyoruz. Ki, zaten
yaşamak sevincimizi çalan da, baharlarımızı kışa döndüren de, tüm güzellikleri
öldüren de, insanlığı sürüm sürüm süründüren de politkadan başka nedir ki? Her şeyi
topyekûn katlediyoruz. İnsanlığı öldürüyoruz. Acılardan acı beğendiriyoruz. Açıkla, sefaletle,
yoksunluk ve yoksullukla imtihan ediyoruz benzerlerimizi yani Tanrı’ya bizi
bunlarla imtihan etme dediğimiz şeylerle. Ve susuyoruz hep
konuşmamız gereken yerde. Ve konuşuyoruz, kesinlikle susmamız gereken yerde. Niçin,
ne pahasına? Üç günlük dünya saltanatı uğruna mı? Yarın terk edeceğimiz dünya
nimetlerini elimizde tutmak için mi? Nolacak tutunca, daha fazlasına sahip
olunca, yığmaya doymayınca? Başın göğe mi erecek? Haydi susmak zorunda kalanlar
susuyorlar ya niçin susuyorlar konuşması gerekenler? Bir kap yal, bir parça
kemik için mi? Konuşulması gereken zamanda susmak ihanetten başka nedir ki? Yahut
niçin konuşuyorlar susmaları gerekenler? Her şey ama her şey, üç günlük ve üç
kuruşluk dünya ve o dünyadan elde edeceğimiz bir parça kemik için maalesef. Veyl
olsun!
Geçelim!
Bir tarafımızla da sanat icra ediyoruz
güya. Sanat ne için yapılır onu bilmeden. Sanatı bilmeyenler sanatçı oluyorlar,
halkta onlara sanatçı diye bakıp, onların yediklerini yiyor, dediklerini
dinliyor, içtiklerini içiyor ve yaşıyorlar onlar gibi. Üç beş cahil çapulcunun
peşinden gidiyorlar yani. Cehalet işte böyle bir şey. Kendisi sürünür ama
sanatçı denilen şaklabanlara sunar dünyayı. Tıpkı politik şeytanlara sunduğu
gibi. Onlar ne veriyor kendisine? Hiçbir şey. Mankurtlaştırıyorlar ki, iyice
kendilerine bağlasınlar. Tıpkı politik şebeklerin yaptıkları gibi. Ulan halkı
şuurlandırmayan, bilinçlendirmeyen, halkla gerçekleri buluşturmayan sanatınızın
içine tüküreyim. Sanat niçin yapılır? Toplum için lan toplum için. Sanat,
görünenin ardında ki görünmeyen gerçeği ortaya çıkarmak için yapılır. Kimsenin
bir şey anlamadığı, hissetmediği sanat ne için vardır dangalak? Herkes seni
anlayamaz ama sen herkesi aydınlatmak zorundasın. İnsanca ve insan için sanat
icra ediyorsan tabi. Bu topraklarda sanat var öyle mi? Göstersenize tek bir numunesini.
Bu topraklarda sanatçı var öyle mi? Göstersenize tek bir tanesini.
Geçelim!
Keza aydınım diyenler, o kalemi niçin
aldın lan eline? Şerefini, onurunu, namusunu, haysiyetini üç kuruşa satmak için
mi pezevenk? Senin görevin neydi, niçin vardın, niçin okudun ve bildin? Kapitalizme
köpeklik yapmak için mi pezevenk? Noldu köpeklik yapıp bir parça yal kapınca? Başın
göğe mi erdi? Onurun mu yüceldi? Ulan soysuz! Gerçeği örtüp, yalanı soyup halkın
önüne koyunca şeref mi kazandın? Kalemini kapitalizme kiralayınca daha mı
namuslu oldun? İşlevi
bitince çöpe atılan peçeteden ne farkın var pezevenk, kapitalist baronların
yanında? Değer mi böylesi bir dünyada öylesi bir yaşam yaşamak?
Geçelim!
Hakeza âlim geçinenler, hakikatin bilgisine
niçin sahip oldunuz lan? Ahkâm kesmek, yaşamadıklarını başkalarına yaşatmak,
her ortamda bir bilen olarak peya sahibi olmak, dinin sırtından geçinmek,
allame görünmek için orta yerde konuşmak için mi, yaşananları görmezden,
duymazdan, bilmezden gelip, hakikate yan çizip, uyarma vazifesini bile ihmal
edip, öylece kendi kabuğunda kendi kendine gelin güvey olmak için mi? Gittiğiniz
yerlerde ağır abi olarak ağırlanmak için mi? İyiliği örtüp, kötülüğe yol vermek
için mi? Ervahınıza yazıklar olsun be! Sakın ola sonra gelipte güya ömrünüz
boyunca hakikati söylemiş, savunmuş gibi, hakikatten dem vurmayın, yemin
ediyorum açık açık küfretmezsem insan evladı değilim. Yarınlara çok kötü bir
isim, kirli bir miras bırakıyorsunuz. İhanetin en büyüğünü siz yaıyorsunuz
maalesef. Cesaretiniz ve yüreğiniz var mı en dibine dek izah edeyim mi? Yemin
ediyorum yarınlar bugünlerden utanacaklar! Ve sahip olduğunuz hiçbir şeye sahip
olmayacaklar, sahip çıkmayacaklar. Dünya zulümden geçilmiyor, cümleniz dut yemiş bülbül
gibisisiniz. Niye tek bir kelam etmiyorsunuz adaletsizliklere karşı?
Niye sömürüye bile isteye geçit veriyorsunuz ve vasıflarınızı bu yolda
harcıyorsunuz? Tutmuşsunuz dünyanın eteğinden, nimetlerinden bize de bize de
diye dünya leşinin başında bekleşip duruyorsunuz. Yazık, günah değil mi?
Şeytanın Tanrı demesine inanmayın ve onun peşine takılmayın, o melun; varlık
âleminin en yalancısıdır!
Geçelim!