Yavan bir dünya, çiğ bir insanlık,
tatsız tuzsuz bir yaşam. Yahut bir tarafın tatlı tuzlu yaşadığı, diğer tarafın
tadının tuzunun olmadığı parçalanmış bir yaşam. Bir tarafta plazalarda yaşanan
mutantan hayatlar, atılan şuh kahkahalar; diğer tarafta çöplükten ekmek
toplayanların ve acılar içinde kıvrananların hayatları. Bir tarafta ezdikleri
ve sömürdükleri mazlum ve mustazaf insanlığın emeğiyle zenginleşip ne
yapacağını şaşıran, müstekbirleşen, kendini müstağni gören ve sapıtan ve dahi
her türlü iğrençliği yapan komprador pezevenkler; diğer tarafta ölümü bekleyen
masum kurbanlar. Buna karşın herkesin birbirinin açığıyla geçindiği bir yaşam. Düşmanlarına
karşı birleşmesi gerekirken düşmanları için birbirine düşman olan insan sürüsü.
Çok küçük varlıklarız ya. Çok küçük düşünüyoruz, çok basit yaşıyoruz. Yani şu Wilhelm Reich’in ‘’Dinle
Küçük Adam’’ kitabını muhakkak okumanızı şiddetle öneririm. Mutlu
görünenler gerçekten mutlu mu, mutsuzlar niye mutsuz? Nasıl bir hayat
yaşıyoruz, yaşadığımız hayata nasıl mahkum olduk, kim mahkum etti bizi böylesi
bir hayata? Hiç kimsenin olmayan bir dünyada, kim bizim hayatımıza
dokunabiliyor ve kaderimizi çizebiliyor? Bize sınırlar çizebiliyor, bize
yasaklar koyabiliyor, bize yol gösterebiliyor? Ne hakla, hangi salahiyetle bunu
yapabiliyor yapan? Bize sunulan bir armağan olan kutsal yaşamımızı
zehirleyebiliyor dilediğince? Kim bunlar ya da bunlar kimler? Yaşayanlar kimler,
kimler yaşamaktan mahrum ve bu denge nasıl kurulmuş, kuranlar kimler? Düşünmüyoruz,
sormuyoruz, sorgulamıyoruz, hissetmiyoruz, anlamıyoruz. Canına okunuyor ama can
olunuyor sanıyoruz. Tiksinmeyi bile unutmuşuz. Çünkü tiksinilecek varlıklarız,
bu yüzden tiksinmek nedir bilmiyoruz. İğrenç, soysuz, pislik, rezil, arsız bir
surat görüyoruz ama tertemiz bir surat gördüğümüzü sanıyoruz. Yaşamak sevincin
çalınıyor, ama umursayan kim? Tüm hayatın zehirleniyor, farkında değilsin. Üç kuruşun
peşine düşmüşsün, fırlatıp atmışsın gayrısını. İzzet, namus, şeref, onur kimin
umurunda? Gerçekten bu değerleri biliyor muyuz, umursuyor muyuz? Üç kuruş
etmeyecek değerler mi bunlar? Zerre miskal umurumuzda olmadığını düşünüyorum. Zira
yaşamımız her şeyin hüccetidir. Kesinlikle akletmiyoruz, analitik
düşünemiyoruz, olgulardan bihaberiz, olayları analiz edemiyoruz, hiçbir olaydan
ders çıkarmıyoruz, tarihi doğru okumuyoruz, yarınlara umutla bakamıyoruz, geleceğe
dair düş kuramıyoruz. Yani şu fani dünyada sadece düş kurmayı becerebilsek bile
çok şeyi daha berrak algılarız; nasıl aldatıldığımızı ve nasıl olupta
aldandığımızı, haklarımızın neler olduğunu ve nasıl gasp edildiğini, aslında
nasıl yaşamaya layık olduğumuzu ama ne şekilde bir yaşama mahkûm edildiğimizi algılar
ve anlarız ve dahi üstelikte kendimizde bir direnç, cesaret buluruz tüm bu olup
bitenler adına hesap sormak için. Ama insan gibi mi yaşıyoruz, it gibi mi
yaşıyoruz, kimin umurunda. Kimsenin umurunda değil maalesef. Zira değerleri
fırlatıp atmışız ve dünyaya batmışız. Dünya leşinin başına toplanmış bir parça
kemik uğruna birbirimizin kanını içme teşne itler gibiyiz. Oysa mevzubahis olan
kendi kaderimizdir, belki çocuklarımızın, torunlarımızın kaderidir ama
tiksindirici bir vurdumduymazlık, aymazlık içerisindeyiz insançocukları olarak.
Yanmışız madem, bari yakmayalım demiyoruz. Biz yandık, o vakit ardımızdan
gelenlerde yansın ne çıkar diyoruz. Derdimiz dünya, varımız yoğumuz dünya,
işimiz gücümüz dünya, gündüzümüz gecemiz dünya, bir şeyimiz birse iki olsun
istiyoruz, azsa çok olsun istiyoruz, başka da hiçbir şey düşünmüyoruz. Taşlarla,
teneklerle, bezlerle adamlık taslıyoruz. Bir kilo dünya için tüm ömrümüzden feragat
etmeye razıyız. Günün insanı olmakla, günü kurtarmakla oyalanıp duruyoruz.
Gözlerimiz bakıyor ama görmüyor, beynimiz algılıyor ama anlamıyor hatta belki
algılamıyor da, kalbimiz atıyor ama hissetmiyor. Dehşetli bir mankurtlaşmışlık
durumu var. Kim olduğumuzu, ne olduğumuzu, niçin olduğumuzu, nasıl olmamız
gerektiğini bilmiyoruz. Selin önünde sürüklenip giden dağılmış kum tanecikleri
ve çöp yığınları gibi, tarihin önünde sürüklenip giden ölücanlarız. Yaşıyoruz sanıyoruz,
oysa yaşamak demek ne demek bilmiyoruz. Birgün tarihe şekil veren katalizörler
olarak değil de, tarihin çöplüğünde yerini almış birer teferruat olarak
anılacağız temaşa ettiğimiz zevahire göre, bu da akışa direnenler olarak değil
de akıntıya kapılanlar ve direnenlere karşı set olmuş olanlar olarak anılmak
olacak. Birgün nedamet gözyaşları fayda etmeyecek, çare de olsan, çare de
bulsan hiçbir faydası olmayacak. Vakit çoktan geçmiş olacak. Çünkü her şey
bugündedir. Kararlarımızla, eylemlerimizle kaderimizi çizeceğiz ve birgün
dünlerimizle gurur duyacağız elde ettiğimiz bugünleri yaşarken. Hatırlanan Sokrates
midir, Meletos mu ya da hatırlanmaları nasıldır düşündün mü hiç? Mustafa Kemal
Atatürk müdür anılan yoksa onun kavgasına çomak sokmak isteyenler mi ve kim
nasıl anılmaktadır? Ya Ebu Cehil midir hala yaşayan Hz. Muhammed mi yahut nasıl
yaşamaktadırlar, hatırlanmaktadırlar? Kimisi iyilikle anılır, kimisi
ya hiç anılmaz yahut iyiliğe handikap teşkil etmiş önemsiz bir teferruat olarak
anılır. Kimileri hala dipdiri iken, kimileri önemsiz, anılmaya değmez, anılsa
da bir anda sönüveren belli belirsiz serap gibidirler, varmış yokmuş arasında. Nasıl anılacağımız
nasıl yaşadığımıza, neler yaptığımıza merbuttur. Su borusuna tıkaç
olmuş kokuşmuş bir bez parçası olarak mı varolacağız yoksa suyun daha berrak
akması için tüm tıkaçları eriten, çürüten ve suyun daha kuvvetli ve berrak
akmasını sağlayan katalizör mü olacağız? Artık bir karar vermek ve önümüzdeki
barikatları yok etmek, vurulmuş olduğumuz zincirleri parçalamak zorundayız. Bu
cendereyi yarıp geçmek ve aydınlığa kavuşmak zorundayız. Tanrı ile aldatan şeytana ve dostlarına hayır
demek zorundayız. Kararımız kaderimiz olacaktır!
İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...14...
Özgür DENİZ - 11.02.2026
Tarih: 11.02.2026
Okunma: 6
YORUMLAR
Yorumunuzu ekleyin.