İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...14...

Özgür DENİZ - 11.02.2026

Yavan bir dünya, çiğ bir insanlık, tatsız tuzsuz bir yaşam. Yahut bir tarafın tatlı tuzlu yaşadığı, diğer tarafın tadının tuzunun olmadığı parçalanmış bir yaşam. Bir tarafta plazalarda yaşanan mutantan hayatlar, atılan şuh kahkahalar; diğer tarafta çöplükten ekmek toplayanların ve acılar içinde kıvrananların hayatları. Bir tarafta ezdikleri ve sömürdükleri mazlum ve mustazaf insanlığın emeğiyle zenginleşip ne yapacağını şaşıran, müstekbirleşen, kendini müstağni gören ve sapıtan ve dahi her türlü iğrençliği yapan komprador pezevenkler; diğer tarafta ölümü bekleyen masum kurbanlar. Buna karşın herkesin birbirinin açığıyla geçindiği bir yaşam. Düşmanlarına karşı birleşmesi gerekirken düşmanları için birbirine düşman olan insan sürüsü. Çok küçük varlıklarız ya. Çok küçük düşünüyoruz, çok basit yaşıyoruz. Yani şu Wilhelm Reich’in ‘’Dinle Küçük Adam’’ kitabını muhakkak okumanızı şiddetle öneririm. Mutlu görünenler gerçekten mutlu mu, mutsuzlar niye mutsuz? Nasıl bir hayat yaşıyoruz, yaşadığımız hayata nasıl mahkum olduk, kim mahkum etti bizi böylesi bir hayata? Hiç kimsenin olmayan bir dünyada, kim bizim hayatımıza dokunabiliyor ve kaderimizi çizebiliyor? Bize sınırlar çizebiliyor, bize yasaklar koyabiliyor, bize yol gösterebiliyor? Ne hakla, hangi salahiyetle bunu yapabiliyor yapan? Bize sunulan bir armağan olan kutsal yaşamımızı zehirleyebiliyor dilediğince? Kim bunlar ya da bunlar kimler? Yaşayanlar kimler, kimler yaşamaktan mahrum ve bu denge nasıl kurulmuş, kuranlar kimler? Düşünmüyoruz, sormuyoruz, sorgulamıyoruz, hissetmiyoruz, anlamıyoruz. Canına okunuyor ama can olunuyor sanıyoruz. Tiksinmeyi bile unutmuşuz. Çünkü tiksinilecek varlıklarız, bu yüzden tiksinmek nedir bilmiyoruz. İğrenç, soysuz, pislik, rezil, arsız bir surat görüyoruz ama tertemiz bir surat gördüğümüzü sanıyoruz. Yaşamak sevincin çalınıyor, ama umursayan kim? Tüm hayatın zehirleniyor, farkında değilsin. Üç kuruşun peşine düşmüşsün, fırlatıp atmışsın gayrısını. İzzet, namus, şeref, onur kimin umurunda? Gerçekten bu değerleri biliyor muyuz, umursuyor muyuz? Üç kuruş etmeyecek değerler mi bunlar? Zerre miskal umurumuzda olmadığını düşünüyorum. Zira yaşamımız her şeyin hüccetidir. Kesinlikle akletmiyoruz, analitik düşünemiyoruz, olgulardan bihaberiz, olayları analiz edemiyoruz, hiçbir olaydan ders çıkarmıyoruz, tarihi doğru okumuyoruz, yarınlara umutla bakamıyoruz, geleceğe dair düş kuramıyoruz. Yani şu fani dünyada sadece düş kurmayı becerebilsek bile çok şeyi daha berrak algılarız; nasıl aldatıldığımızı ve nasıl olupta aldandığımızı, haklarımızın neler olduğunu ve nasıl gasp edildiğini, aslında nasıl yaşamaya layık olduğumuzu ama ne şekilde bir yaşama mahkûm edildiğimizi algılar ve anlarız ve dahi üstelikte kendimizde bir direnç, cesaret buluruz tüm bu olup bitenler adına hesap sormak için. Ama insan gibi mi yaşıyoruz, it gibi mi yaşıyoruz, kimin umurunda. Kimsenin umurunda değil maalesef. Zira değerleri fırlatıp atmışız ve dünyaya batmışız. Dünya leşinin başına toplanmış bir parça kemik uğruna birbirimizin kanını içme teşne itler gibiyiz. Oysa mevzubahis olan kendi kaderimizdir, belki çocuklarımızın, torunlarımızın kaderidir ama tiksindirici bir vurdumduymazlık, aymazlık içerisindeyiz insançocukları olarak. Yanmışız madem, bari yakmayalım demiyoruz. Biz yandık, o vakit ardımızdan gelenlerde yansın ne çıkar diyoruz. Derdimiz dünya, varımız yoğumuz dünya, işimiz gücümüz dünya, gündüzümüz gecemiz dünya, bir şeyimiz birse iki olsun istiyoruz, azsa çok olsun istiyoruz, başka da hiçbir şey düşünmüyoruz. Taşlarla, teneklerle, bezlerle adamlık taslıyoruz. Bir kilo dünya için tüm ömrümüzden feragat etmeye razıyız. Günün insanı olmakla, günü kurtarmakla oyalanıp duruyoruz. Gözlerimiz bakıyor ama görmüyor, beynimiz algılıyor ama anlamıyor hatta belki algılamıyor da, kalbimiz atıyor ama hissetmiyor. Dehşetli bir mankurtlaşmışlık durumu var. Kim olduğumuzu, ne olduğumuzu, niçin olduğumuzu, nasıl olmamız gerektiğini bilmiyoruz. Selin önünde sürüklenip giden dağılmış kum tanecikleri ve çöp yığınları gibi, tarihin önünde sürüklenip giden ölücanlarız. Yaşıyoruz sanıyoruz, oysa yaşamak demek ne demek bilmiyoruz. Birgün tarihe şekil veren katalizörler olarak değil de, tarihin çöplüğünde yerini almış birer teferruat olarak anılacağız temaşa ettiğimiz zevahire göre, bu da akışa direnenler olarak değil de akıntıya kapılanlar ve direnenlere karşı set olmuş olanlar olarak anılmak olacak. Birgün nedamet gözyaşları fayda etmeyecek, çare de olsan, çare de bulsan hiçbir faydası olmayacak. Vakit çoktan geçmiş olacak. Çünkü her şey bugündedir. Kararlarımızla, eylemlerimizle kaderimizi çizeceğiz ve birgün dünlerimizle gurur duyacağız elde ettiğimiz bugünleri yaşarken. Hatırlanan Sokrates midir, Meletos mu ya da hatırlanmaları nasıldır düşündün mü hiç? Mustafa Kemal Atatürk müdür anılan yoksa onun kavgasına çomak sokmak isteyenler mi ve kim nasıl anılmaktadır? Ya Ebu Cehil midir hala yaşayan Hz. Muhammed mi yahut nasıl yaşamaktadırlar, hatırlanmaktadırlar? Kimisi iyilikle anılır, kimisi ya hiç anılmaz yahut iyiliğe handikap teşkil etmiş önemsiz bir teferruat olarak anılır. Kimileri hala dipdiri iken, kimileri önemsiz, anılmaya değmez, anılsa da bir anda sönüveren belli belirsiz serap gibidirler, varmış yokmuş arasında. Nasıl anılacağımız nasıl yaşadığımıza, neler yaptığımıza merbuttur. Su borusuna tıkaç olmuş kokuşmuş bir bez parçası olarak mı varolacağız yoksa suyun daha berrak akması için tüm tıkaçları eriten, çürüten ve suyun daha kuvvetli ve berrak akmasını sağlayan katalizör mü olacağız? Artık bir karar vermek ve önümüzdeki barikatları yok etmek, vurulmuş olduğumuz zincirleri parçalamak zorundayız. Bu cendereyi yarıp geçmek ve aydınlığa kavuşmak zorundayız. Tanrı ile aldatan şeytana ve dostlarına hayır demek zorundayız. Kararımız kaderimiz olacaktır!

Tarih: 11.02.2026 Okunma: 6

YORUMLAR

Yorumunuzu ekleyin.

İsim: *

E-posta Adresiniz: *

* (E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.)

Yorum: *

Güvenlik Sorusu:
Türkiye'nin başkenti neresidir?