Okumak yorucu mu? Evet. Okumak sıkıcı
mı? Evet. Okumak ağır mı? Evet. Bilmek tehlikeli mi? Evet. Bilmek acı verici
mi? Evet. Bilmek yalnızlaştırıcı mı? Evet. Bilmek dert mi? Evet. Bilmek kafa
yedirici mi? Evet. Bilmek herkesten ve sürüden kopmak mı? Evet. Hele en acı
vericisi ve tehlikelisi, okuyup bilipte bildiklerini özgürce haykıramamak, işte
bu belki de dünyadaki en çıldırtıcı, kahredici, acılardan acı beğendirici bir
şey. Hatta zımni olarak, kişisel hürriyet bağlamından baktığınız zaman, iğrenç
ve tiksindirici bir şey. Tüm bunlara rağmen yine de bir şekilde az ya da çok
okumalı mıyız? Şüphesiz evet. Çünkü okumayınca bilemeyiz, bilmeyince cehaletin
karanlığına mahkum kalırız ve karanlık tehlikelidir, felakettir, beladır. Cehalet,
anlamadan inanmayı, her şeye kör bir şekilde inanmayı, kesin inançlı olmayı,
koşulsuz itaat etmeyi, önyargıların tutsağı olmayı, atılan her oltaya takılmayı,
ortak değerlerin nasıl ve ne şekilde kullanıldığını fark edememeyi, analitik
düşünememeyi, senkronizasyon yapamamayı ve derin ahlaksızlığı tevlit eder. Cehalet,
kölelik ve kula kulluk etmek demektir. Mesela; samimi ya da samimiyetsiz olarak
kitabımız dediğimiz ve işimize geldiği an kendinden bir ayete başvurduğumuz ama
yaşamlarımızda izine pekte rastlamadığımız hatta hiç mi hiç rastlamadığımız Kur’an başta olmak
üzere, İncili, Tevrat’ı, Mezmurları (Zebur’u), Nietzsche’yi, Arthur
Schopenhauer’u, Karl Marks’ı, Engels’i, Risale-i Nur’u, İmmanuel Kant’ı,
Lenin’i, Ali Şeriati’yi, Cemil Meriç’i, Proudhon’u, Nurettin Topçu’yu, Muhammed
İkbal’i, Aliya İzzetbegoviç’i, Safahat’ı, Nutuk’u vb. okumalı değil miyiz
lütfen? Bilakis karanlıkta yok olup gideceğiz? Okumak yaşamaktır aynı
zamanda. Okudukça aydınlanırsınız, aydınlandıkça karanlıktan kurtulursunuz,
karanlıktan kurtuldukça yaşam size gülümsemeye başlar ve siz de yaşamaya
başlarsınız. Boynunuzdaki kadim tasmayı, bileklerinizdeki kelepçeyi, ayağınızdaki
bukağıları paramparça edersiniz. Okumadıkça, düşünmedikçe, anlamadıkça,
hissetmedikçe, sorup sorgulamadıkça belki farkında olmayacağız ama boynumuzda
tasmayla yaşayacağız ömrümüzün sonuna dek, (((ki haddizatında zaten öyle yaşıyoruz dünya
topraklarında))) fakat insan gibi yaşıyor olduğumuzu sanacağız,
sanmakla insan gibi yaşanıyor olunsaydı keşke. Bugüne kadar insan gibi
yaşadığınızı sandığınız için, insan gibi yaşamış mı oldunuz yoksa farkında olmadan
tükenip gittiniz mi sessizce, sefalet içinde, yaşamak nedir bilip anlamadan. Okumazsanız
gerçeğe ulaşamazsınız, gerçeği bilmezseniz her şeye gerçek diye sarılırsınız ve
hep birilerinin ağzına bakmaya başlarsınız artık ve aldanmaktan da hiçbir zaman
kurtulamazsınız. Ömrünüz aldanmakla geçmedi mi? Birazda aldanmadan, özgürce,
kendiniz olarak yaşamak istemez misiniz? Hayatınızı, hayatınızın öznesi olarak
değil de zavallı bir figüran olarak yaşarsınız, gerçeğe kör kalırsanız. Kul
birey değil, köle robot olarak yaşarsınız. Kendi aklıyla yolunu ve yönünü
bilip, bulup, kaderini çizen insanlar olamaz, düğmeyle hareket eden nesnelere
dönüşürsünüz. Herkes olursunuz, yani yok olursunuz. Kölelik tasması boynunuzdan
hiç çıkmaz. Kulların kulu olarak ömrünüzü tüketirsiniz. Niye hakkımızı
aramıyoruz, niye hak ettiğimiz yaşamı kazanmak için kavga vermiyoruz? Niye bize
bir armağan olarak sunulan ömrümüzü birilerinin belirlemesine eyvallah
ediyoruz? Niye haklarımızın çalınmasına göz yumuyoruz göre göre, bile bile? Hep
birilerinin ağzına bakarak mı geçecek ömrümüz? Niye kendi aklımızı kullanarak,
hayatlarımızla ilgili kararları kendimiz almıyoruz? Üstelikte hayatlarımızı
esir alanların bizlere yalan söyledikleri aşikâr olduğu halde. Niye şöyle tüm
yüreğinizle haykırıp; boş beleş kavgalarınızın kurbanı olmak, arada ezilmek,
yaşanacak güzel günlerimizi yaşamadan geçirmek, hayallerimizi gerçekleştirmeden
ölmek istemiyoruz kardeşim demiyorsunuz hayatınıza müdahale edenlere? Niye mülkünüze
el koyan komprador pezevenklere hadlerini bildirmiyorsunuz? Gidin kendinize bir
dünya bulun orada verin kirli kavgalarınızı demiyorsunuz tümüne birden?
Hakkınız değil mi bu sizin? Neyinizi kaybedeceksiniz? Ne yani kardeşimiz
dedikleriniz tarafından sömürülmek iyi bir şey midir, hakkınızın çalınması iyi
bir şey midir yoksa kardeş kardeşi sömürmez de birlikte üretmek ve tüketmek
için kavga mı verir? Elbette ki, kardeş kardeşin iyiliğini istemesi icap eder.
Üç kuruşluk dünya menfaatlerinizi ve hiçbir işe yaramayan ve ancak köleliğinize
sebep olan kazançlarınızı mı kaybedersiniz böyle olursa? Onurunu kaybedenin
kaybedeceği başka neyi olabilir ki? Onurlu insanlar olarak yaşadığınızı mı
düşünüyorsunuz yoksa? Duygularını açığa vuramayacaksın, düşünceni ifade
edemeyeceksin, hakkını alamayacaksın, isyanını dile getiremeyeceksin,
eleştiremeyeceksin, her türlü hakkın zımnen sözde yasalarla elinden alınacak
ama onurlu yaşamış olacaksın, onuruna tüküreyim senin ahmak. Şerefle ikmal
edilmesi gereken en kutsal şey hayat değil miydi? Birileri benim hayatımı
planlayacak, ben sadece seyirci koltuğunda oturacam, duygularım ve düşünlerim
olmayacak ve bu benim hayatım diyecem ve onurlu yaşadığım iddiasında olacağım
öyle mi? Özne miyiz, figüran mı, bir karar vermeliyiz! Bu dünyaya kimseyle
bitişik gelmedin, kimseyle bitişik gitmeyeceksin, herkesin kendine özel bir
yaşamı var ve bu yaşam tek bir kez var, öyleyse lütfen onuruna sahip çık ve
kavganı insanca, namusluca ver. Özel olduğunu bil ve bundan asla taviz verme. Verme
ulan işte, bu hayat senin, pezevenkler vermedi ki bu hayatı sana, pezevenkler
çizsinler yönünü, yolunu. Hayat yolculuğun yalnız başladı, gerekirse yalnız
bitsin ama onurunu çiğnetme.
İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...19...
Özgür DENİZ - 17.02.2026
Tarih: 17.02.2026
Okunma: 6
YORUMLAR
Yorumunuzu ekleyin.