İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...15...

Özgür DENİZ - 12.02.2026

Biz suçtan besleniyoruz. Toplum ne kadar suç üretirse topluma o kadar hakim oluruz üzerinden hesaplar yapıyoruz, taktikler geliştiriyoruz. Zira dolaylı olarak suçlu da size bağımlı hale geliyor böyle olunca. Öyle ya bir suçlular zümresi varsa, bir de suçları ve suçluları yönetenler zümresi vardır. Ve suçlar ve suçlular üzerinden egemenlik kotaranlar, suçluları da kendilerine gebe bırakmak zorundadırlar. Bu yüzden daha çok suç üreten ve üretilen suçu alıp kabul edip eyleme geçiren daha itibarlı hale geliyor. Binaenaleyh, zımnen suça teşvik ediyoruz elbirliğiyle. Toplumun suçu hazırlamasına ve suçlunun da suçu işlemesine imkan tanıyoruz, zemin hazırlıyoruz. Suçla ilişiği olmayan insanları da bu tezgaha inandırıyoruz. Herkes bir suçlu görüyor ve o suçlunun yakalanıp tecziye edilmesinden mutluluk duyuyor ve suçluyu yakalayanı alkışlıyor, sitayişe boğuyor. Oysa her şey derin bir tezgahın ürünü. Suç yaratılıyor, o suçu işleyen çıkıyor, suçluyu yakalıyoruz, güya toplumsal huzuru sağlıyoruz, oysa arka planda kotarılan şeyler bambaşka ama olayın gerçek yüzünü nasıl fark edecez? Gören gözümüz, hisseden kalbimiz, anlayan beynimiz varsa çok kolay fark edebilmek, bilakis zorunda zoru. Kapitalizm açık oynuyor haddizatında ama bizde düşmanımıza düşman olacak yürek ve cesaret yok. Hatta düşmanımızın hayrına, birbirimize düşman oluyoruz. Kimse kusura bakmasın ama, herkes kapitalizmin suç ortağı. Dürüst insanları, suçla bağlantısı olmayan insanları, iyi iş yapanları sevmiyoruz, hemen ekarte ediyoruz. Hayır buyurun yalan deyin, suç bile sayılmayacak bir şey yaparsınız cehennem ateşine atılırsınız ama bir milletin ortak mülküne çökersiniz ve anında onore edilir, taltif edilirsiniz. Hayır bu gerçeği herkes görmedi diye, gören suçlu mu sayılacak? Böyle bir kahpelik olur mu? Dillerimizle iyilik istiyoruz ama ellerimizle kötülük yapmaktan derin haz alıyoruz. Yanlışımız, hatamız söylensin istiyoruz ama söylendiği vakit söyleyene kan kusturuyoruz. Yemin ediyorum sevmiyoruz iyiliği, iyilik yapanları, suçsuz insanları ve bunları yok etmek için ne gerekiyorsa yapıyoruz. Suçu, suçluyu zımnen sitayişe boğuyoruz. İyilik daima örtülüyor, kötülük daima besleniyor. Suçsuzluk zımnen tecziye ediliyor, suç teşvik ediliyor. Gerçekten sevmiyoruz güzel iş yapanları, temiz kalmayı becerenleri. İlle bozan olacak, yıkan olacak, altını üstüne getiren olacak, acı çektiren olacak, soyan olacak, talan eden olacak, kötülük eden olacak, pislik eden olacak. Mahiriz böyle yapmakta, çok mahir. Başka türlü değil yaşamımız zahir. Pislik içinde yaşıyoruz evvel ahir. Maateessüf, insançocukları olarak becerebildiğimiz bir şey var; o da, hakikati haykıranları çemberin dışına çıkarmak, onun tüm imkânlarını bloke etmek, onu haklarından mahrum etmek oluyor. Hani iyiliği seviyorduk, hani toplumsal huzuru savunuyorduk, hani kötülüğe düşmandık, hani suçu ve suçluyu azaltmak istiyorduk? Bu kadar zavallı, basit, sefil, riyakar, küçük ve tiksindirici varlıklarız. Gerçekleri haykırınca da hep birlikte haykırana saldırıyoruz. Hiçbir eleştiriye gelemiyoruz, eleştiriyle varlıklarını ispatlayanların aksine. Oysa eleştirinin olmadığı yerde tarihte donup kalmak, tarihin dışına atılmak, sahanın dışına çıkmak vardır ve bu büyük tehlikedir. Gerçekleri söyletmezsek elimize ne geçer, söylemekten imtina edersek kazancımız ne olur? Eleştiri olmayınca da kör kuyuların karanlığında çırpınıyoruz, çünkü her yanlışımızı doğru biliyoruz ve doğru diye bildiğimiz yanlışlarımız çoğaldıkça da tedricen çürüyüp gidiyoruz, başkalarının ışığına muhtaç kalıyoruz nihayetinde. Öyle ya yanlışlarımızı doğru bilirsek, bitevi o yanlışı yapmaya devam ederiz. Devam ettikçe de, yanlışlarımız mütemadiyen birikir ve gün gelir dağ olup bizi altında bırakır. Bu da bizi birgün baş aşağı ve alaşağı eder. Birgün nadimler olsakta son nedametler fayda etmez. Kendi ışığımızı söndürürken zerre hicap duymuyoruz ama ışık dilenmekten de vazgeçmiyoruz. Ne büyük insanlar çıkarabiliyoruz, ne büyük eserler verebiliyoruz, ne de büyük icatların mucitleri olabiliyoruz bu şekilde yaşayınca. Çünkü büyük değerleri büyük yaşamlar üretir, büyük insanları büyük yaşamlar çıkarır. Başkalarının ürettiklerine muhtaç zavallı tüketiciler oluyoruz. Zira kompleksli, kıskanç, alık ve bön yaratıklarız ve bizim dışımızda doğan tüm ışıkları söndürmeyi vazife addetmişiz. Ondan sonrada bir şeyler var olsun, payidar olsun diye beka safsatasına sığınıyoruz. Biz, birbirimizin kuyusunu kazmaktan ve bizi eleştirenleri susturmaktan başka hiçbir şey yapmıyoruz. Başkalarına hayranlıkla ömür çürütüyoruz. Bir şeyleri çoğaltıyoruz ama çoğalmaya nazaran azalıyoruz, çünkü çoğalan şeylerde kalıp var lakin öz nakıs. Bizim neyimiz eksik dediğiniz an hedefe konuluyor ve taşlanıyorsunuz, oysa o kadar masum bir şeyi dile getirmekten başka hiçbir şey yapmıyorsunuz. Zira içinde bulunulan halden muzdaripsiniz. İçinizde dışınıza çıkaramadığınzı sessiz bir çığlık var. Duyan kulak, hisseden kalp nerede? Kafadan karşı olunca eleştiriye, söylenenlerin mahiyetini bile algılayıp anlayamıyoruz, belki de bizi düzlüğe çıkaracak şeyler söylenmektedir ama ne fayda. Varsa yoksa bazı susturucu mefhumlara sığınarak, muayyen bir düşman hedef belirlemek ve herkesi birden susturup, kendi arkamızı konsolide etmek. Oysa eleştirmek, karanlıkta bir kıvılcım çakmaktır ve bunun değerini de ancak düşünen kafalar, işleyen zihinler, hisseden kalpler, gören gözler idrak edebiliriler. Var mıdır böyleleri? Arada bul! Arananların bulunmadığı, bulunanların da aranmadığı bir çağdayız maalesef. Ve bu yüzden tökezleyip durmaktayız, yerimizde saymaktayız, koşanlara bakmaktayız arkaları sıra, bu gidişle de hep bakanlar olacağız, eskiyi yıkıp yeniyi kuranlar ve yeni bir çağı başlatanlar değil. Çünkü bizden olmaz kardeşim. Olsaydı, olacağı varsaydı, mutlaka belli olurdu. Yazık!

Tarih: 12.02.2026 Okunma: 8

YORUMLAR

Yorumunuzu ekleyin.

İsim: *

E-posta Adresiniz: *

* (E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.)

Yorum: *

Güvenlik Sorusu:
Türkiye'nin başkenti neresidir?