İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...17...

Özgür DENİZ - 16.02.2026

Yaşanan tüm acılara bir damla su olmak varken, niye acılara acı ekliyoruz? Sonra da masumiyet bekliyoruz, merhamet bekliyoruz. Merhameti katledip, masumiyeti kirletiyoruz ama aksini bekliyoruz. Sahtekar ve rezil yaratıklarız. İhanet görmüyoruz ama ihanet ediyoruz. Kötülük görmüyoruz ama kötülük yapıyoruz. Jurnallenmiyoruz ama jurnalliyoruz. İyiliğimiz isteniyor ama biz kötülük istiyoruz. Başkasının başına gelen kötülüğe sevinecek kadar onursuz ve haysiyetsiz yaratıklarız. Riyakarlık görmüyoruz ama riyakarca yaklaşıyoruz. Ardımızdan iyi konuşuluyor ama iş bize döndü mü kötü konuşmayı tercih ediyoruz. Yüze gülen ama arkadan hançerleyen soysuz yaratıklarız. Karaktersiz, şerefsiz, haysiyetsiz, onursuz, ahlaksız, namussuz, kişiliksiz yaratıklarız. Ve bunun bilinmediğini sanacak kadar öküzüz, zır cahiliz. Yemin ederim böyleyiz. Hem vallahi, hem billahi, hem tallahi böyleyiz. Ama hiçbir şeyin fark edilmediğini sanacak kadar da alık ve bönüz. Kalıpsal baktığımız için her şey normal sanıyoruz, çünkü zekamız ince bakmaya kifayet etmiyor. Akıllıyız sanıyoruz ama aklın gramı bile yok. Oysa derin ve ince baksak her şey o kadar aşikar ki. Açık bulmaya, bulduğumuz açıkları da kullanarak basit ve küçük hesaplar yapmaya ve böyle yaparak kendimizi adamdan saydırmaya çalışıyoruz. Yani kendimizi metazori adamdan saydırmaya çalışıyoruz. Üstelikte çok aşağılık, adi, rezil bir yöntemle. Utanç duyulacak bir durum ama utanacak yüz kimde kalmış? Yani yapıp ettiklerinizle yüksünüz atılacaksınız fakat bulduğunuz açığı kullanacağınızı hissettirip yük olarak kalmayı sindirebiliyorsunuz. Bu nasıl bir tıynettir, bu nasıl bir karakterdir, bu nasıl bir kişiliktir? Değerler yitince, tedricen çürümede başlıyor ve nihayet tefessüh etmiş bir nesne kalıyor ortalıkta. Gerçekten tam anlamıyla tefessüh etmişiz. Tüm mevcudatın tiksindiği varlıklar olmuşuz handiyse. İnsanlığın mevcut haline bakıp derin teessüre kapılmamak kabil midir lütfen? Baki kalan şu kubbede bir hoş sada bırakacaktık, nasıl peki, böyle mi? Yarınları düşünmeden yaşıyoruz. Bugün yüzümüze bakılıyor eyvallah, ya yarında bakılır mı diye hiç sorgulama yapmıyoruz. Oysa bir kez bile sorgulasak, eminimki değişmek için belki de ilk adımı atmış olacağız. Muayyen bir yöne değil de yekpare insanlığa tevcih ettiğimiz öz-eleştiriye bile tahammül edememek nasıl bir halet-i ruhiyenin yansıması olabilir? Kötülüğünü mü isteyelim insanlığın? Ne yapacaktık? Eğer ki, büyük insanlığın bir cüzü isek ve büyük gövdenin hasar almasını istemiyorsak, küçük cüzler olarak üzerimize düşen neyse yapmaktan başka ne yapacaktık? Duyarsız mı kalacaktık, görmezden, bilmezden, anlamazdan mı gelecektik, hissiz mi kalacaktık? Ne yapacaktık? Komprador pezevenkler gibi mi davrancaktık? İnsanlık bugün büyük inkırazlar geçirmekte ve iflah etmeyecek inhidamlara doğru süratle ilerlemektedir. Peki, biz böylesi bir durum muvacehesinde susacak mıydık? Kulağımızın üstüne yatıp, günü kurtarmaya ve her anın tadını çıkarmaya mı çalışacaktık? Herkes aynıysa, biz de aynı olmak zorunda değiliz ve istesekte olamayız. Çünkü biz insansızlığa isyan olarak doğmuşuz. Yarınlarımıza suskunlukla mı cevap vermeye maruz kalacaktık? Susmaya mı doğmuştuk bu dünyaya? Suskuya teslim olmak bize göre değilmiş o vakit. Bizim ödevimiz susmak mı yoksa hakikati kalbimize alıp onu dilimizle insanlığa doğru haykırmak mı? Konuşulacak zamanda susmak, ihanetten başka ne olabilir? Ve günü geldiğinde dostların sessizliğinden başka hatırlanacak olan nedir ki? Kimse kusura bakmasın biz yanlış söylemek ya da susmak zorunda değiliz ama yanlış olanlar yanlışlarını düzeltmek ve doğru olmak zorundadırlar, bilakis bizi itham edemezler, itham etmek ihanetle eşdeğerdir böylesi bir durumda. Ne yani bildiğim gerçekleri içimde öldürmek midir benim ödevim pezevenk? İnsanlığın kusurlarını ortaya dökmek gibi bir heveste değiliz. İstiyoruz ki, insan her çağda insan olsun, insanlık güneşi hiç batmasın. İnsan daima baharı getiren bir çiçek olarak varolsun. İtiraf etmek zorundayız ki, insanlık bugün derin bir paradoks yaşamaktadır, patolojik bir hal içindedir. Yörüngesini şaşırmış, ışığını kaybetmiş, karanlıkta naçar kalmıştır. Güneşini kendi elleriyle batırdığı bir dünyanın karanlığında yörüngesini şaşırmış halde avare avare dolaşmakta, aklını yitirmiş gibi dönüp durmaktadır, kendisi zaten karanlığa mahkûm olmuş kalbi ise ona yol ve yön göstermekten acizdir. Çünkü kalbini gövdesinde öldürmüştür. Biz insanlığımızı dünya pazarında dünyanın nimetleriyle trampa etmek için mi geldik dünyaya? Yoksa dünya denilen fani pazara insanlığın ilkelerini hâkim kılmak ve kazançlı bir alışveriş yapmak için mi? Niçin geldik? Sormayalım mı niçin geldik diye ve bulmayalım mı cevabını ve bulduğumuz cevaba göre olmayalım mı? Oysa biz dünyayı sırtımıza alıp altında ezilmedik mi? Dünyayı yüceltip kendimizi alçaltmadık mı? Dünyayı büyültüp kendimizi küçültmeidk mi? Dünya umuru için dini ve insanlığı öldürmedik mi? Dünya egemenliği için milletin manevi egemenliğini yok sayıp, kimliği münhasıran bedeni bir şey olarak algılayıp düşürmedik mi? Öldürmediğimiz ne kaldı şu fani dünyada? Şeytan, sizi kirli oyunlarıyla ve zehirli oyuncaklarıyla aldatmasın!

Tarih: 16.02.2026 Okunma: 6

YORUMLAR

Yorumunuzu ekleyin.

İsim: *

E-posta Adresiniz: *

* (E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.)

Yorum: *

Güvenlik Sorusu:
Türkiye'nin başkenti neresidir?