Yaşanan tüm acılara bir damla su olmak
varken, niye acılara acı ekliyoruz? Sonra da masumiyet bekliyoruz, merhamet
bekliyoruz. Merhameti katledip, masumiyeti kirletiyoruz ama aksini bekliyoruz.
Sahtekar ve rezil yaratıklarız. İhanet görmüyoruz ama ihanet ediyoruz. Kötülük
görmüyoruz ama kötülük yapıyoruz. Jurnallenmiyoruz ama jurnalliyoruz. İyiliğimiz
isteniyor ama biz kötülük istiyoruz. Başkasının başına gelen kötülüğe sevinecek
kadar onursuz ve haysiyetsiz yaratıklarız. Riyakarlık görmüyoruz ama riyakarca
yaklaşıyoruz. Ardımızdan iyi konuşuluyor ama iş bize döndü mü kötü konuşmayı
tercih ediyoruz. Yüze gülen ama arkadan hançerleyen soysuz yaratıklarız. Karaktersiz,
şerefsiz, haysiyetsiz, onursuz, ahlaksız, namussuz, kişiliksiz yaratıklarız. Ve
bunun bilinmediğini sanacak kadar öküzüz, zır cahiliz. Yemin ederim böyleyiz. Hem
vallahi, hem billahi, hem tallahi böyleyiz. Ama hiçbir şeyin fark edilmediğini sanacak
kadar da alık ve bönüz. Kalıpsal baktığımız için her şey normal sanıyoruz,
çünkü zekamız ince bakmaya kifayet etmiyor. Akıllıyız sanıyoruz ama aklın gramı
bile yok. Oysa derin ve ince baksak her şey o kadar aşikar ki. Açık bulmaya,
bulduğumuz açıkları da kullanarak basit ve küçük hesaplar yapmaya ve böyle
yaparak kendimizi adamdan saydırmaya çalışıyoruz. Yani kendimizi metazori adamdan
saydırmaya çalışıyoruz. Üstelikte çok aşağılık, adi, rezil bir yöntemle. Utanç duyulacak
bir durum ama utanacak yüz kimde kalmış? Yani yapıp ettiklerinizle yüksünüz
atılacaksınız fakat bulduğunuz açığı kullanacağınızı hissettirip yük olarak
kalmayı sindirebiliyorsunuz. Bu nasıl bir tıynettir, bu nasıl bir karakterdir, bu
nasıl bir kişiliktir? Değerler yitince, tedricen çürümede başlıyor ve nihayet
tefessüh etmiş bir nesne kalıyor ortalıkta. Gerçekten tam anlamıyla tefessüh
etmişiz. Tüm mevcudatın tiksindiği varlıklar olmuşuz handiyse. İnsanlığın
mevcut haline bakıp derin teessüre kapılmamak kabil midir lütfen? Baki kalan şu
kubbede bir hoş sada bırakacaktık, nasıl peki, böyle mi? Yarınları düşünmeden
yaşıyoruz. Bugün yüzümüze bakılıyor eyvallah, ya yarında bakılır mı diye hiç
sorgulama yapmıyoruz. Oysa bir kez bile sorgulasak, eminimki değişmek için
belki de ilk adımı atmış olacağız. Muayyen bir yöne değil de yekpare insanlığa
tevcih ettiğimiz öz-eleştiriye bile tahammül edememek nasıl bir halet-i
ruhiyenin yansıması olabilir? Kötülüğünü mü isteyelim insanlığın? Ne
yapacaktık? Eğer ki, büyük insanlığın bir cüzü isek ve büyük gövdenin hasar
almasını istemiyorsak, küçük cüzler olarak üzerimize düşen neyse yapmaktan
başka ne yapacaktık? Duyarsız mı kalacaktık, görmezden, bilmezden, anlamazdan
mı gelecektik, hissiz mi kalacaktık? Ne yapacaktık? Komprador pezevenkler gibi
mi davrancaktık? İnsanlık bugün büyük inkırazlar geçirmekte ve iflah etmeyecek
inhidamlara doğru süratle ilerlemektedir. Peki, biz böylesi bir durum
muvacehesinde susacak mıydık? Kulağımızın üstüne yatıp, günü kurtarmaya ve her
anın tadını çıkarmaya mı çalışacaktık? Herkes aynıysa, biz de aynı olmak
zorunda değiliz ve istesekte olamayız. Çünkü biz insansızlığa isyan olarak doğmuşuz. Yarınlarımıza
suskunlukla mı cevap vermeye maruz kalacaktık? Susmaya mı doğmuştuk bu dünyaya?
Suskuya teslim olmak bize göre değilmiş o vakit. Bizim ödevimiz susmak mı yoksa
hakikati kalbimize alıp onu dilimizle insanlığa doğru haykırmak mı? Konuşulacak zamanda
susmak, ihanetten başka ne olabilir? Ve günü geldiğinde dostların sessizliğinden
başka hatırlanacak olan nedir ki? Kimse kusura bakmasın biz yanlış
söylemek ya da susmak zorunda değiliz ama yanlış olanlar yanlışlarını düzeltmek
ve doğru olmak zorundadırlar, bilakis bizi itham edemezler, itham etmek
ihanetle eşdeğerdir böylesi bir durumda. Ne yani bildiğim gerçekleri içimde öldürmek
midir benim ödevim pezevenk? İnsanlığın kusurlarını ortaya dökmek gibi bir
heveste değiliz. İstiyoruz ki, insan her çağda insan olsun, insanlık güneşi hiç
batmasın. İnsan daima baharı getiren bir çiçek olarak varolsun. İtiraf etmek
zorundayız ki, insanlık bugün derin bir paradoks yaşamaktadır, patolojik bir
hal içindedir. Yörüngesini şaşırmış, ışığını kaybetmiş, karanlıkta naçar
kalmıştır. Güneşini kendi elleriyle batırdığı bir dünyanın karanlığında
yörüngesini şaşırmış halde avare avare dolaşmakta, aklını yitirmiş gibi dönüp
durmaktadır, kendisi zaten karanlığa mahkûm olmuş kalbi ise ona yol ve yön
göstermekten acizdir. Çünkü kalbini gövdesinde öldürmüştür. Biz
insanlığımızı dünya pazarında dünyanın nimetleriyle trampa etmek için mi geldik
dünyaya? Yoksa dünya denilen fani pazara insanlığın ilkelerini hâkim kılmak ve
kazançlı bir alışveriş yapmak için mi? Niçin geldik? Sormayalım mı niçin geldik
diye ve bulmayalım mı cevabını ve bulduğumuz cevaba göre olmayalım mı? Oysa biz
dünyayı sırtımıza alıp altında ezilmedik mi? Dünyayı yüceltip kendimizi
alçaltmadık mı? Dünyayı büyültüp kendimizi küçültmeidk mi? Dünya umuru için
dini ve insanlığı öldürmedik mi? Dünya egemenliği için milletin manevi
egemenliğini yok sayıp, kimliği münhasıran bedeni bir şey olarak algılayıp
düşürmedik mi? Öldürmediğimiz ne kaldı şu fani dünyada? Şeytan, sizi kirli oyunlarıyla ve
zehirli oyuncaklarıyla aldatmasın!
İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...17...
Özgür DENİZ - 16.02.2026
Tarih: 16.02.2026
Okunma: 6
YORUMLAR
Yorumunuzu ekleyin.