İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...18...

Özgür DENİZ - 16.02.2026

Okumuyoruz, düşünmüyoruz, sormuyoruz, sorgulamıyoruz, şüphe etmiyoruz, hissetmiyoruz, anlamıyoruz. Böyle olunca da bomboş bir hayat yaşıyoruz. Sığır gibi yani. Bilindik yollardan, bilindik otlaklara gidiyoruz, otluyoruz, dönüyoruz; sorgusuz sualsiz, insiyaki olarak. Hayır yani gerçek bu, bu gerçeği yok mu sayalım? Namuslu olmak iyidir. Seni alçaltmaz, yükseltir. Böyleyiz napalım, çünkü bu şeylerin hükümsüz kaldığı, beş para etmediği bir çağı yaşıyoruz, binaenaleyh bu meziyetlere uzağız demek zor olmasa gerek. Öyle yani, çünkü bunlar hiçbir şey kazandırmıyor, bilakis çok şey kaybettiriyor, dolayısıyla da tercihe şayan olamıyorlar. Öyle ya, böyle olunca, asi oluyorsunuz, isyankar oluyorsunuz, hakkınızı arıyorsunuz, düşenin elinden tutuyorsunuz, hak yemiyorsunuz, kötülük etmiyorsunuz, hülasa; insan gibi yaşamak kavgası vermek zorunda kalıyorsunuz ve böylesi bir yaşam hem zor hem de kaybettiriyor. Öyleyse niçin kazandıracak yolu tercih etmeyelim diyoruz. (((Ki, öyle de yani, yaşadığımız çağda hiçbir anlamı olmayan şeyler bunlar haddizatında ama biz yine de sözümüzü söylemiş olalım. Hakikati niye inkara tevessül edelim ki?))) Buna rağmen kendimizi akıllı sanmayı da ihmal etmiyoruz ha. Üstelik bilenleri küçümsemeyi de es geçmiyoruz. Tam malız yani. Ham malız yani. Hem aptal hem ukalayız. Ulan hödük, okumuyorsun, düşünmüyorsun, anlamıyorsun, zekanın zerresine muhtaçsın ama akıllısın ve üstelik hayatı okumakla geçmiş olanları kendince yok sayıyorsun. Kimsin sen lan, kaç kuruşluk zekan var, çapın ne? Yani ‘’hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?’’ kaidesi yok hükmünde kalıyor. O kadar alim (((eskinin gerçek alimlerini kastediyoruz))) boşa okumuş, o kadar aydın boşa yorulmuş yani. Hayatında eline kitap almamış birinin, kendini, Ali Şeriati ile, Jean Jack Rousseau ile, Albert Camus ile, Aliya İzzetbegoviç ile kıyaslaması hatta bu isimleri önemsizmiş gibi görmeye çalışması neyin işaretidir acaba? Süzme mallığın, hödüklüğün, alıklığın, bönlüğün, ahmaklığın, geri zekalılığın, dangalaklığın değil mi? Tam anlamıyla öyle. Ulan mal, sen kimsin, bunlar kim hiç düşündün mü? Bunların tükürdüğü bile olamayacak halinle bunları analiz etmeye yelteniyorsun alıkça. Bunların yazdığı tek cümleyi algılayacak, anlayacak akıldan, zekadan mahrumsun ama bunların isimlerini ağzına almaya cüret ediyorsun. Binaenaleyh, her daim edilgen kalıyoruz ve hayatımızı, kaderimizi başkalarının insafına terk ediyoruz. Başka ne olabilirdi ki, böylesi bir yolun varacağı son ne olabilirdi ki? Bilmiyoruz, bilmekte istemiyoruz ama konuşmaya teşneyiz, bayılıyoruz. Hem böyleyiz hem de okumakla ilgimiz yok. Bir konu hakkında konuşacaksan, önce o konuyu bileceksin mal. Hayır bil ve konuş eyvallah ama bilmeden konuşmak ne demek? Sanki bizim kafamız, kalbimiz yokmuş gibi, başkaları düşünsünler, duygulansınlar ve bize talimat versinler, bizim kaderimizi çizsinler, bizim nasıl duygulanacağımızı ve düşüneceğimizi tayin etsinler, biz de bize nasıl layık görülmüşse layık görüleni olduğu haliyle bir milim sapma göstermeden, hiçbir itiraz yükseltmeden yaşayalım diye bakıyoruz. Yani bilmeden, anlamadan konuşalım andavalca diyoruz ama birileri bizim yerimize okuyup düşünsünler ve yapmamız gerekeni kulağımıza söylesinler istiyoruz. Yani hem konuşalım istiyoruz hem de bir bilen olsun bize kader çizecek diyoruz. Amansız bir dilemma değil mi? Böyle olursak öylece olacakları tolere etmekten başka opsiyonumuz kalır mı? Söyleyecek tek bir sözümüz bile olmuyor. Hayat bizim ama hayatımız üzerine karar veremiyoruz, nasıl bir hayat sahipliği lan bu? Birileri bizim adımıza düşünecekler, bizim yarınlarımız adına karar verecekler, bizim hayatımızın planını yapacaklar ve biz kendimize, birgün gelip ve dönüp ardımıza baktığımız da yaşadık diyeceğiz öyle mi? Yazıklar olsun öyleyse bize! Gerçekten de yazıklar olsun. Ama hissedecek kim, anlayacak kim böylesi bir hissedişi? Ciğerlerimiz parçalanıyor be. Hiç mi onurumuzu, haysiyetimizi, şerefimizi düşünmüyoruz? Günü kurtarma derdine düşüyoruz ve münhasıran izleyici pozisyonunda kalıyoruz. Eee bilmezsen, bilenlerin elinde oyuncak olursun. Elimizde, maişetimizi idame ettirecek ve midemize indirecek miktarda ekmek varsa her şey tamam, hayat süt liman diye bakıyoruz, gerisi bizi ırgalamıyor. İnsanca yaşamak mı denir lan buna? Önümüze ne konulursa yiyoruz, zihnimize ne gönderilirse alıyoruz, kabul ediyoruz ve inanıyoruz, sormadan, sorgulamadan. Sanki dünya münhasıran muayyen bir zümrenin dünyası, dünyayı onlar yaratmışlar, yasalarını onlar koymuşlar ve bizleri dünyaya getirenler de onlarmış gibi, bizlere istedikleri gibi davranıyorlar, istediklerini istedikleri zaman verip istedikleri zaman geri alıyorlar. Yani bizi köle gibi, köpek gibi görüyorlar ve bizler, bu tür dördüncü sınıf yaratıklara, adi pezevenklere eyvallah ediyoruz. Oysa üzerine kumar oynanan hayatlar bizatihi bizim hayatlarımızdır. Dünya leşinin peşinde itler gibi kıvranıyoruz ve birbirimize saldırıyoruz. Düşmanlarımız adına birbirimize düşmanlık ediyoruz. Birileri devran sürerken, biz kan ağlayacağız ama ağladığımızı duyurduğumuzda da suçlu biz olacağız, yerin dibine batsın lan böyle hayat? Niye bir an şöyle oturup, kafamızı iki elimizin arasına alıp sormuyoruz ve sorgulamıyoruz? Niçin masivaya ve maveraya dair şeyler üzerinde akledip, hakikati fark edip, kim olduğumuzu ve kim olduklarını idrak edip ve nihayetinde bir karar verip insani eylem ortaya koyamıyoruz? Hayır, niye yani niye, kukla olarak yaşamayı tolere ediyoruz? Bir an olsa bile gerçek nedir diye niye düşünmüyoruz ve gerçeğin peşine düşmüyoruz niye? Bu gerçeği bir kenara koyalım. Güne uyandığımız her gün kitap okumaya başlamak için bulunmaz bir fırsattır ve böylesi ulvi fırsatları her gün elimizden kaçırıyoruz ne hazindir ki. Her gün güneş doğuyor üstümüze ama farkında bile değiliz. Çünkü uyumak içinde, dinlenmek içinde, sabaha dek masivayı ve maverayı okumak için de, düşünmek içinde, kendini dinlemek, tabiatı dinlemek, Tanrı’yı dinlemek içinde hatta Tanrı’yla konuşmak içinde böylesi bir fırsat her zaman ele geçmez. Zira birgün gelecek ve doğmayacağız! Şeytan ve dostları, sizi kirli oyunlarıyla ve zehirli oyuncaklarıyla aldatmasın!

Tarih: 16.02.2026 Okunma: 7

YORUMLAR

Yorumunuzu ekleyin.

İsim: *

E-posta Adresiniz: *

* (E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.)

Yorum: *

Güvenlik Sorusu:
Türkiye'nin başkenti neresidir?