Okumuyoruz, düşünmüyoruz, sormuyoruz,
sorgulamıyoruz, şüphe etmiyoruz, hissetmiyoruz, anlamıyoruz. Böyle olunca da
bomboş bir hayat yaşıyoruz. Sığır gibi yani. Bilindik yollardan, bilindik
otlaklara gidiyoruz, otluyoruz, dönüyoruz; sorgusuz sualsiz, insiyaki olarak. Hayır
yani gerçek bu, bu gerçeği yok mu sayalım? Namuslu olmak iyidir. Seni alçaltmaz,
yükseltir. Böyleyiz napalım, çünkü bu şeylerin hükümsüz kaldığı, beş para
etmediği bir çağı yaşıyoruz, binaenaleyh bu meziyetlere uzağız demek zor olmasa
gerek. Öyle yani, çünkü bunlar hiçbir şey kazandırmıyor, bilakis çok şey kaybettiriyor,
dolayısıyla da tercihe şayan olamıyorlar. Öyle ya, böyle olunca, asi
oluyorsunuz, isyankar oluyorsunuz, hakkınızı arıyorsunuz, düşenin elinden
tutuyorsunuz, hak yemiyorsunuz, kötülük etmiyorsunuz, hülasa; insan gibi
yaşamak kavgası vermek zorunda kalıyorsunuz ve böylesi bir yaşam hem zor hem de
kaybettiriyor. Öyleyse niçin kazandıracak yolu tercih etmeyelim diyoruz. (((Ki, öyle de
yani, yaşadığımız çağda hiçbir anlamı olmayan şeyler bunlar haddizatında ama
biz yine de sözümüzü söylemiş olalım. Hakikati niye inkara tevessül edelim ki?)))
Buna rağmen kendimizi akıllı sanmayı da ihmal etmiyoruz ha. Üstelik bilenleri küçümsemeyi
de es geçmiyoruz. Tam malız yani. Ham malız yani. Hem aptal hem ukalayız. Ulan hödük,
okumuyorsun, düşünmüyorsun, anlamıyorsun, zekanın zerresine muhtaçsın ama
akıllısın ve üstelik hayatı okumakla geçmiş olanları kendince yok sayıyorsun. Kimsin
sen lan, kaç kuruşluk zekan var, çapın ne? Yani ‘’hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?’’ kaidesi
yok hükmünde kalıyor. O kadar alim (((eskinin gerçek alimlerini kastediyoruz))) boşa
okumuş, o kadar aydın boşa yorulmuş yani. Hayatında eline kitap almamış birinin, kendini, Ali Şeriati
ile, Jean Jack Rousseau ile, Albert Camus ile, Aliya İzzetbegoviç ile
kıyaslaması hatta bu isimleri önemsizmiş gibi görmeye çalışması neyin
işaretidir acaba? Süzme mallığın, hödüklüğün, alıklığın, bönlüğün,
ahmaklığın, geri zekalılığın, dangalaklığın değil mi? Tam anlamıyla öyle. Ulan mal,
sen kimsin, bunlar kim hiç düşündün mü? Bunların tükürdüğü bile olamayacak
halinle bunları analiz etmeye yelteniyorsun alıkça. Bunların yazdığı tek
cümleyi algılayacak, anlayacak akıldan, zekadan mahrumsun ama bunların isimlerini
ağzına almaya cüret ediyorsun. Binaenaleyh, her daim edilgen kalıyoruz ve
hayatımızı, kaderimizi başkalarının insafına terk ediyoruz. Başka ne olabilirdi
ki, böylesi bir yolun varacağı son ne olabilirdi ki? Bilmiyoruz, bilmekte istemiyoruz
ama konuşmaya teşneyiz, bayılıyoruz. Hem böyleyiz hem de okumakla ilgimiz yok. Bir
konu hakkında konuşacaksan, önce o konuyu bileceksin mal. Hayır bil ve konuş
eyvallah ama bilmeden konuşmak ne demek? Sanki bizim kafamız, kalbimiz yokmuş
gibi, başkaları düşünsünler, duygulansınlar ve bize talimat versinler, bizim
kaderimizi çizsinler, bizim nasıl duygulanacağımızı ve düşüneceğimizi tayin
etsinler, biz de bize nasıl layık görülmüşse layık görüleni olduğu haliyle bir
milim sapma göstermeden, hiçbir itiraz yükseltmeden yaşayalım diye bakıyoruz. Yani
bilmeden, anlamadan konuşalım andavalca diyoruz ama birileri bizim yerimize
okuyup düşünsünler ve yapmamız gerekeni kulağımıza söylesinler istiyoruz. Yani hem
konuşalım istiyoruz hem de bir bilen olsun bize kader çizecek diyoruz. Amansız bir
dilemma değil mi? Böyle olursak öylece olacakları tolere etmekten başka
opsiyonumuz kalır mı? Söyleyecek tek bir sözümüz bile olmuyor. Hayat bizim ama
hayatımız üzerine karar veremiyoruz, nasıl bir hayat sahipliği lan bu?
Birileri bizim adımıza düşünecekler, bizim yarınlarımız adına karar verecekler,
bizim hayatımızın planını yapacaklar ve biz kendimize, birgün gelip ve dönüp
ardımıza baktığımız da yaşadık diyeceğiz öyle mi? Yazıklar olsun öyleyse bize! Gerçekten
de yazıklar olsun. Ama hissedecek kim, anlayacak kim böylesi bir hissedişi? Ciğerlerimiz
parçalanıyor be. Hiç mi onurumuzu, haysiyetimizi, şerefimizi düşünmüyoruz? Günü
kurtarma derdine düşüyoruz ve münhasıran izleyici pozisyonunda kalıyoruz. Eee
bilmezsen, bilenlerin elinde oyuncak olursun. Elimizde, maişetimizi idame
ettirecek ve midemize indirecek miktarda ekmek varsa her şey tamam, hayat süt
liman diye bakıyoruz, gerisi bizi ırgalamıyor. İnsanca yaşamak mı denir lan
buna? Önümüze ne konulursa yiyoruz, zihnimize ne gönderilirse alıyoruz, kabul
ediyoruz ve inanıyoruz, sormadan, sorgulamadan. Sanki dünya münhasıran muayyen
bir zümrenin dünyası, dünyayı onlar yaratmışlar, yasalarını onlar koymuşlar ve
bizleri dünyaya getirenler de onlarmış gibi, bizlere istedikleri gibi
davranıyorlar, istediklerini istedikleri zaman verip istedikleri zaman geri
alıyorlar. Yani bizi köle gibi, köpek gibi görüyorlar ve bizler, bu tür
dördüncü sınıf yaratıklara, adi pezevenklere eyvallah ediyoruz. Oysa üzerine
kumar oynanan hayatlar bizatihi bizim hayatlarımızdır. Dünya leşinin peşinde
itler gibi kıvranıyoruz ve birbirimize saldırıyoruz. Düşmanlarımız adına
birbirimize düşmanlık ediyoruz. Birileri devran sürerken, biz kan ağlayacağız
ama ağladığımızı duyurduğumuzda da suçlu biz olacağız, yerin dibine batsın lan
böyle hayat? Niye bir an şöyle oturup, kafamızı iki elimizin arasına alıp
sormuyoruz ve sorgulamıyoruz? Niçin masivaya ve maveraya dair şeyler üzerinde
akledip, hakikati fark edip, kim olduğumuzu ve kim olduklarını idrak edip ve
nihayetinde bir karar verip insani eylem ortaya koyamıyoruz? Hayır, niye yani
niye, kukla olarak yaşamayı tolere ediyoruz? Bir an olsa bile gerçek nedir diye
niye düşünmüyoruz ve gerçeğin peşine düşmüyoruz niye? Bu gerçeği bir kenara
koyalım. Güne uyandığımız her gün kitap okumaya başlamak için bulunmaz bir
fırsattır ve böylesi ulvi fırsatları her gün elimizden kaçırıyoruz ne hazindir
ki. Her gün güneş doğuyor üstümüze ama farkında bile değiliz. Çünkü uyumak
içinde, dinlenmek içinde, sabaha dek masivayı ve maverayı okumak için de, düşünmek
içinde, kendini dinlemek, tabiatı dinlemek, Tanrı’yı dinlemek içinde hatta
Tanrı’yla konuşmak içinde böylesi bir fırsat her zaman ele geçmez. Zira birgün
gelecek ve doğmayacağız! Şeytan ve dostları, sizi kirli oyunlarıyla ve zehirli
oyuncaklarıyla aldatmasın!
İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...18...
Özgür DENİZ - 16.02.2026
Tarih: 16.02.2026
Okunma: 7
YORUMLAR
Yorumunuzu ekleyin.