Işık olmuyoruz, ışığa düşman oluyoruz.
Karanlığa küfretmek yerine ışık olmayı denemek gerekmiyor muydu? Yapmıyoruz,
yapılanı yıkıyoruz. Yıkmakta gösterdiğimiz mahareti, yapmakta göstermemiz
gerekmiyor muydu? Sevmiyoruz, sevenden ve sevilenden nefret ediyoruz. Oysa sevildiğimiz
için var değil miydik? İyi olmuyoruz,
kötüye müzahir oluyoruz. Görevimiz iyilik tohumları ekmek değil miydi insanlık
toprağına? Herkesin bir şeyi daha iyi yaptığını ve bizim de yapmamız gereken
şeyin, bir şeyler yapmaya çalışana müzahir olmak olduğunu bir türlü anlayamadık.
Oysa iyiliği çoğaltmak, kötülüğü azaltmak değil miydi insan olmak? Hayır niye
bir şeyler yapana barikat oluruz da, köprü olmayı denemeyiz? Aynı topraklarda
yaşadığımız biri, eğer bu topraklar için bir şeyler yapıyorsa, yapılan şey
mutlaka bizim içinde faydalı olacaktır birgün diye niye düşünmüyoruz? Çünkü kibir
budalasıyız. Fesadız, kompleksli ve kıskancız. Farkında değiliz ama böyleyiz. Bu
olguların mahiyetlerini dip derinliklerine dek anlamış olsaydık, nasıl
olduğumuzun da farkında olurduk ve çendan kendimizi düzeltmeye çalışırdık ama
daha nasıl insanlar olduğumuzu fark edecek zeka düzeyinden bile yoksunuz maalesef
ama insan olduğumuzu düşünürüz. Kuru ve kof kibrimizle, iğrenç fesatlığımızla, lanetlik
hasetliğimizle tükenip gideceğiz. Aptalca bir kibrimiz var. Bir makama oturduk mu,
elimiz biraz para gördü mü, biraz lükse kavuştuk mu, kendimizi bir halt
sanıyoruz (((daha
farklı bir ifade kullanırdım ama kulakları kirletmek istemiyorum))),
bizi insan kılacak hiçbir meziyetimiz ve maharetimiz olmayınca, sahip
olduklarımızla insan olmaya çalışıyoruz, bu da bizi iğrenç bir kibre düşürüyor.
Aşağılık, rezil, sefil biri oluyoruz yapıp ettiklerimizle. Binaenaleyh, bu
kibirle, fesatlıkla, hasetlikle; iyi, güzel, olumlu ne varsa yakıp, yıkıp, yok
ediyoruz. Düşman olmakta çok mahiriz, hiçbir şeyde olmadığımız kadar. Yahut şöyle
hafifletelim; bir türlü sevgiyle ve nezaketle bakmayı, görmeyi, hissetmeyi,
anlamayı, dayanışmayı, hülasa; yaşamayı öğrenemedik. Her şeyi öğrendikte,
sevgiyle ve nezaketle yaşamayı öğrenemedik. Öğrenemedik kardeşim, kusura
bakmayalım öğrenemedik. Lafa bakmıyorum, eyleme bakarak söylüyorum. Bize dokunan
gerçeklik bu maalesef. Hülasa; kendisi hiçbir şey yapmayıp, bir şey yapanlardan
korkan insanlarız biz, kendi ışığı kifayetsiz olduğu için başkalarının
ışığından rahatsız olan insanlarız. Güzel olmaya çalışmayıp, güzel olan ne
varsa yok etmeye çalışan insanlarız. Çünkü dünya kötülerin dünyası ve kötülük
daima kazanıyor bu dünyada. Hayır, kötülüklerin efendilerini bir yerde anlarım
da, kendi yağıyla kavrulanların kötülük yapmalarını ve kötülüğe müzahir olmalarını
asla anlayamam. Böyle olunca da, herkes kendine göre bir yol ve konum belirliyor
ve ona göre yolunu buluyor ama ne kendisinin ne de başkalarının hayrına
olmayacak bir yol oluyor bu yol. Fakat ahkâm kesmekte öyle mahiriz ki, sanki
her şeyi biz biliyoruz ve bizim bildiklerimiz dışında bilinen ne varsa hepsi
yanlış ve ancak bizim ışığımızdır ki insanları aydınlığa çıkaracak. Hangi
ışıktan bahsediyoruz, hangi bilgiden söz ediyoruz? Köklerimizden haberimiz var
da, biz mi bilmiyoruz? Ufuk ötelerini fethe çıkmış düşünce insanları nasıl
olurda günün insanı olmayı tolere edebilirler ve başkalarından dünyalık olarak
bir şeyler bekleyebilirler ve beklentileri namına hakikati feda edebilirler?
Güne bağlanıp kalmış ve günü doldurma derdine düşmüş olanların ve günü sağ
selamet tüketip yuvasına girdiğinde kendini kârlı görenlerin; zamanın tahribine,
hakikatin tahrifine ve dahi insanlığın düşüşüne karşı dayanabileceğini düşünmek
alıklıktır, bönlüktür. Bilakis böylelerinin münhasıran kendi önlerini
aydınlatacak kadar ışıkları olabilir, belki o da yoktur. Düşünce tarihinde
hangi insanların kalıcı olduğunu biliyor muyuz hatta onların kimler olduklarını
biliyor muyuz, dahası onların düşüncelerini hangi bedeller ödeyerek izhar
ettiklerini ve eserlerini hangi zorluklar içerisinde meydana getirdiklerinden
haberimiz var mı? Dünden bihaberiz ama bugün için söyleyecek sözümüz var
sanırız. Böyle
olunca da elbette bir İbn-i Sina, bir Farabi, bir İbn-i Rüşt, bir Einstein, bir
Edison çıkaramayız. Çünkü düşünen kafanın silah tutan el kadar değeri yoktur
bizde hatta hiç değeri yoktur dahası şov yıldızları dahi düşünen kafadan
değerlidir. Aşağılık ve adi yaratıklarız. Düşünen bir insanın, bir mafya
bozuntusu kadar itibarı yoktur insanlık toprağında, maateessüf. Yalan mı? Yani
yegane değer boşluktadır ve değerli olan yegane tipler boş tiplerdir, elleri
silahlı olanlar ve şovmenler, şaklabanlar en muteber görülürler de, düşünenler
canavar gibi addedilirler. Zira düşünenden korktuğumuz kadar düşmandan korkmayız.
Hatta düşündüğünü sananlar ve güya düşünceyi savunanlar dahi düşünceden ve
düşünenden korkmaktadırlar. Riyakar, sahtekar, müptezel, pespaye, adi ve
aşağılık yaratıklarız gerçekten. Öyle olunca da, dünya işte böyle oluyor. Bu
yüzden de düşünen beyinleri daima sürgün ederiz, ya sessizce gitmek zorunda
bırakırız ya da ölümle tehdit ederiz ve zımnen defolup gitmelerini söyleriz. Ondan
sonra böyle bir yerden büyük beyinler çıkacak öyle mi? Bekleyin biraz daha,
belki çıkar. Çıkmak isteyenler olursa da altını oyarız, zaten biz kötülük
üretmekten ve yapmaktan başka neye yararız? Ama geçmişle övünmekten de haz
alırız ve kendimizde bir şey olmadığı için bitevi geçmişten örnekler veririz
yani kuru hamaset yaparız. Geçmişte olmasa ne yapacaktık, neyle övünecektik, kendimizle
övünebileceğimiz hiçbir şeyimiz yok handiyse. Dizilerle maziyi tazim
ve tebcil eyleriz, onu da almak istediğimiz şeyler için yaparız, çünkü onlar
tavassutu ile alacağımız şeyleri alabilecek mevkie geleceğizdir. Biz bu kadar
basit, sığ, sıradan, sefil insanlarız işte. En iyi becerebildiğimiz şey de
budur zira. Ama tüm bunları birileri söylerse de hemen yafta vurur, anasını
ağlatırız, kan kusturur ve yaşamak sevincini boğarız, acaba söylenen doğru mu
diye bir dakika bile akletmeyiz. Bizler, gerçekten, pislik içinde yaşamaya, sefaletin dibinde
ömür çürütmeye layığız. Hatta bizler helak olmaya layığız. Hayır
yani, aklını kullanmayanın, düşünmeyenin başka neye layık olduğunu söyleyebiliriz
ki? Aklını kullanmayanların üzerine pislikten başka yağacak olan nedir ki? Hayatımızda
adalet ve cesaretin emaresi yoktur, ama dizide bir adalet sözü, bir kılıç
şakırtısı bizi hem adil hem de cesur göstermeye kâfidir. İnanacak yığınla
zavallı da mebzul miktardadır. Öyleyse bu iş tamamdır. Gerçekten böylesi bir hayat
yaşanan dünyada terakki nasıl kabil olabilir? Düşünen, üreten beyin nasıl
çıkabilir? Böylesi bir yerde düşünce kendi kendini sürgüne gönderir maalesef,
ki öyle de oluyor. ‘’Düşünceden değil, düşüncesizlikten korkmalıyız, düşünceye
hürriyet, sonsuz hürriyet!’’ demiyor muydu üstat Cemil Meriç?
İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...11...
Özgür DENİZ - 09.02.2026
Tarih: 09.02.2026
Okunma: 7
YORUMLAR
Yorumunuzu ekleyin.