İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...11...

Özgür DENİZ - 09.02.2026

Işık olmuyoruz, ışığa düşman oluyoruz. Karanlığa küfretmek yerine ışık olmayı denemek gerekmiyor muydu? Yapmıyoruz, yapılanı yıkıyoruz. Yıkmakta gösterdiğimiz mahareti, yapmakta göstermemiz gerekmiyor muydu? Sevmiyoruz, sevenden ve sevilenden nefret ediyoruz. Oysa sevildiğimiz için  var değil miydik? İyi olmuyoruz, kötüye müzahir oluyoruz. Görevimiz iyilik tohumları ekmek değil miydi insanlık toprağına? Herkesin bir şeyi daha iyi yaptığını ve bizim de yapmamız gereken şeyin, bir şeyler yapmaya çalışana müzahir olmak olduğunu bir türlü anlayamadık. Oysa iyiliği çoğaltmak, kötülüğü azaltmak değil miydi insan olmak? Hayır niye bir şeyler yapana barikat oluruz da, köprü olmayı denemeyiz? Aynı topraklarda yaşadığımız biri, eğer bu topraklar için bir şeyler yapıyorsa, yapılan şey mutlaka bizim içinde faydalı olacaktır birgün diye niye düşünmüyoruz? Çünkü kibir budalasıyız. Fesadız, kompleksli ve kıskancız. Farkında değiliz ama böyleyiz. Bu olguların mahiyetlerini dip derinliklerine dek anlamış olsaydık, nasıl olduğumuzun da farkında olurduk ve çendan kendimizi düzeltmeye çalışırdık ama daha nasıl insanlar olduğumuzu fark edecek zeka düzeyinden bile yoksunuz maalesef ama insan olduğumuzu düşünürüz. Kuru ve kof kibrimizle, iğrenç fesatlığımızla, lanetlik hasetliğimizle tükenip gideceğiz. Aptalca bir kibrimiz var. Bir makama oturduk mu, elimiz biraz para gördü mü, biraz lükse kavuştuk mu, kendimizi bir halt sanıyoruz (((daha farklı bir ifade kullanırdım ama kulakları kirletmek istemiyorum))), bizi insan kılacak hiçbir meziyetimiz ve maharetimiz olmayınca, sahip olduklarımızla insan olmaya çalışıyoruz, bu da bizi iğrenç bir kibre düşürüyor. Aşağılık, rezil, sefil biri oluyoruz yapıp ettiklerimizle. Binaenaleyh, bu kibirle, fesatlıkla, hasetlikle; iyi, güzel, olumlu ne varsa yakıp, yıkıp, yok ediyoruz. Düşman olmakta çok mahiriz, hiçbir şeyde olmadığımız kadar. Yahut şöyle hafifletelim; bir türlü sevgiyle ve nezaketle bakmayı, görmeyi, hissetmeyi, anlamayı, dayanışmayı, hülasa; yaşamayı öğrenemedik. Her şeyi öğrendikte, sevgiyle ve nezaketle yaşamayı öğrenemedik. Öğrenemedik kardeşim, kusura bakmayalım öğrenemedik. Lafa bakmıyorum, eyleme bakarak söylüyorum. Bize dokunan gerçeklik bu maalesef. Hülasa; kendisi hiçbir şey yapmayıp, bir şey yapanlardan korkan insanlarız biz, kendi ışığı kifayetsiz olduğu için başkalarının ışığından rahatsız olan insanlarız. Güzel olmaya çalışmayıp, güzel olan ne varsa yok etmeye çalışan insanlarız. Çünkü dünya kötülerin dünyası ve kötülük daima kazanıyor bu dünyada. Hayır, kötülüklerin efendilerini bir yerde anlarım da, kendi yağıyla kavrulanların kötülük yapmalarını ve kötülüğe müzahir olmalarını asla anlayamam. Böyle olunca da, herkes kendine göre bir yol ve konum belirliyor ve ona göre yolunu buluyor ama ne kendisinin ne de başkalarının hayrına olmayacak bir yol oluyor bu yol. Fakat ahkâm kesmekte öyle mahiriz ki, sanki her şeyi biz biliyoruz ve bizim bildiklerimiz dışında bilinen ne varsa hepsi yanlış ve ancak bizim ışığımızdır ki insanları aydınlığa çıkaracak. Hangi ışıktan bahsediyoruz, hangi bilgiden söz ediyoruz? Köklerimizden haberimiz var da, biz mi bilmiyoruz? Ufuk ötelerini fethe çıkmış düşünce insanları nasıl olurda günün insanı olmayı tolere edebilirler ve başkalarından dünyalık olarak bir şeyler bekleyebilirler ve beklentileri namına hakikati feda edebilirler? Güne bağlanıp kalmış ve günü doldurma derdine düşmüş olanların ve günü sağ selamet tüketip yuvasına girdiğinde kendini kârlı görenlerin; zamanın tahribine, hakikatin tahrifine ve dahi insanlığın düşüşüne karşı dayanabileceğini düşünmek alıklıktır, bönlüktür. Bilakis böylelerinin münhasıran kendi önlerini aydınlatacak kadar ışıkları olabilir, belki o da yoktur. Düşünce tarihinde hangi insanların kalıcı olduğunu biliyor muyuz hatta onların kimler olduklarını biliyor muyuz, dahası onların düşüncelerini hangi bedeller ödeyerek izhar ettiklerini ve eserlerini hangi zorluklar içerisinde meydana getirdiklerinden haberimiz var mı? Dünden bihaberiz ama bugün için söyleyecek sözümüz var sanırız. Böyle olunca da elbette bir İbn-i Sina, bir Farabi, bir İbn-i Rüşt, bir Einstein, bir Edison çıkaramayız. Çünkü düşünen kafanın silah tutan el kadar değeri yoktur bizde hatta hiç değeri yoktur dahası şov yıldızları dahi düşünen kafadan değerlidir. Aşağılık ve adi yaratıklarız. Düşünen bir insanın, bir mafya bozuntusu kadar itibarı yoktur insanlık toprağında, maateessüf. Yalan mı? Yani yegane değer boşluktadır ve değerli olan yegane tipler boş tiplerdir, elleri silahlı olanlar ve şovmenler, şaklabanlar en muteber görülürler de, düşünenler canavar gibi addedilirler. Zira düşünenden korktuğumuz kadar düşmandan korkmayız. Hatta düşündüğünü sananlar ve güya düşünceyi savunanlar dahi düşünceden ve düşünenden korkmaktadırlar. Riyakar, sahtekar, müptezel, pespaye, adi ve aşağılık yaratıklarız gerçekten. Öyle olunca da, dünya işte böyle oluyor. Bu yüzden de düşünen beyinleri daima sürgün ederiz, ya sessizce gitmek zorunda bırakırız ya da ölümle tehdit ederiz ve zımnen defolup gitmelerini söyleriz. Ondan sonra böyle bir yerden büyük beyinler çıkacak öyle mi? Bekleyin biraz daha, belki çıkar. Çıkmak isteyenler olursa da altını oyarız, zaten biz kötülük üretmekten ve yapmaktan başka neye yararız? Ama geçmişle övünmekten de haz alırız ve kendimizde bir şey olmadığı için bitevi geçmişten örnekler veririz yani kuru hamaset yaparız. Geçmişte olmasa ne yapacaktık, neyle övünecektik, kendimizle övünebileceğimiz hiçbir şeyimiz yok handiyse. Dizilerle maziyi tazim ve tebcil eyleriz, onu da almak istediğimiz şeyler için yaparız, çünkü onlar tavassutu ile alacağımız şeyleri alabilecek mevkie geleceğizdir. Biz bu kadar basit, sığ, sıradan, sefil insanlarız işte. En iyi becerebildiğimiz şey de budur zira. Ama tüm bunları birileri söylerse de hemen yafta vurur, anasını ağlatırız, kan kusturur ve yaşamak sevincini boğarız, acaba söylenen doğru mu diye bir dakika bile akletmeyiz. Bizler, gerçekten, pislik içinde yaşamaya, sefaletin dibinde ömür çürütmeye layığız. Hatta bizler helak olmaya layığız. Hayır yani, aklını kullanmayanın, düşünmeyenin başka neye layık olduğunu söyleyebiliriz ki? Aklını kullanmayanların üzerine pislikten başka yağacak olan nedir ki? Hayatımızda adalet ve cesaretin emaresi yoktur, ama dizide bir adalet sözü, bir kılıç şakırtısı bizi hem adil hem de cesur göstermeye kâfidir. İnanacak yığınla zavallı da mebzul miktardadır. Öyleyse bu iş tamamdır. Gerçekten böylesi bir hayat yaşanan dünyada terakki nasıl kabil olabilir? Düşünen, üreten beyin nasıl çıkabilir? Böylesi bir yerde düşünce kendi kendini sürgüne gönderir maalesef, ki öyle de oluyor. ‘’Düşünceden değil, düşüncesizlikten korkmalıyız, düşünceye hürriyet, sonsuz hürriyet!’’ demiyor muydu üstat Cemil Meriç?


Tarih: 09.02.2026 Okunma: 7

YORUMLAR

Yorumunuzu ekleyin.

İsim: *

E-posta Adresiniz: *

* (E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.)

Yorum: *

Güvenlik Sorusu:
Türkiye'nin başkenti neresidir?