Tüm hayatını verirsin. Hiçbir şey
almazsın. Bir kuyunun içine atılırsın. Sürekli hisseder ve anlarsın. En büyük
ıstırabı bulmuşsundur, çekmekten başka çaren kalmaz. Sussan olmaz can acır,
konuşsan olmaz baş ağrır. Anlatırsın, anlaşılmazsın. Yasaklar cehenneminde yaşanan
bir ömür olur tüketmeye çalıştığın. Zamanla alışmış olursun, mahkum olduğun
hayatla tanışmış olursun. Geri dönüşü olmayan bir yola girmiş olursun. Devam etsen
olmaz, geri dönsen olmaz. Kitaplardan başka yoldaş olan olmaz. Ruhundan başka
sırdaş bulunmaz. Suçlamazsın ama suçlanmaktan da kurtulamazsın. Emeğinle üretilmişsindir,
ihanetle tüketilirsin. Bu hayat böyledir, sadakatle başlar, ihanetle son bulur;
cehaletle başlar, hikmetle tamam olur. İhanet tercihtir, hikmetse sana
rağmendir. İstesen de böyle olur, istemesen de. Ya yaşarsın ya yaşarsın…
Geçelim!
Bilmiyoruz, öğrenmiyoruz,
hissetmiyoruz, anlamıyoruz ve bunları yapmak içinde gayret etmiyoruz. Böyle
olunca bilmeye, öğrenmeye, hissetmeye, anlamaya çalışanlara karşı negatif
yaklaşım içinde oluyoruz. Yahut böylelerini öyle hale getirmek istiyoruz ki,
kafalarındakiyle kafaları yok olsun. Yetersiz kaldığımız zaman karşımızdaki bir
şey söyleyince hemen farklı algılıyoruz ve olumsuz tavır içine giriyoruz. Yahut
saçma sapan hareketler sergiliyoruz, gerek duygusal, gerek düşünsel, gerekse
eylemsel bağlamda. Hiçbir şey yapmadan her şeyi başarmak istiyoruz. Hiç
okumadan her şeyi bilelim istiyoruz. Ter dökmeden kazanalım istiyoruz. Ağlamadan
alalım istiyoruz. Sonra da karşımızdaki bir şey söyledi mi alınıyoruz. Her şeyi
bilmek istiyoruz ama hiçbir emek vermek istemiyoruz. Saçma sapan bilgilerle,
ordan burdan atıştırdığımız çöplerle her şeyi bildiğimizi düşünüyoruz,
düşündüğümüz gibi çıkmayınca çıldırıyoruz ve karşımızdakine düşman oluyoruz. Tek
doğru bizimkisi olsun istiyoruz, ama doğru olsun istediklerimiz yanlış çıkınca
aptallaşıyoruz ve çirkefleşiyoruz. Derin düşünemediğimiz için her bildiğimizin
doğru olduğunu sanıyoruz, ama bildiklerimizin yanlışlanabilecek kadar güçsüz
olduğunu anladığımızda kafayı yiyoruz. En büyük düşmanımız cehaletimiz ama
bilmiyoruz. Herkes bizim gibi olsun diyoruz zımnen. Yani biz bilmiyorsak, kimse
bilmesin, biz anlamadıysak kimse anlamış olmasın, biz kaybediyorsak herkes
kaybetsin istiyoruz. Başkalarının acısından mutluluk damıtmaya çalışıyoruz. Bilmiyor
ama ille de söylemek istiyor, söylediği doğru olarak kabul görsün istiyor yani
yanlışı doğru olsun diyor. Ama olmaz ki, olmuyor ki, yanlış nasıl doğru olabilir
ki? Bilmek, hissetmek, anlamak emek ister bebeğim. Emeksiz yemek olur mu? Kimse
hak ettiği yemeği durduk yere hak etmiş olamaz değil mi? Bırakta anlamış olalım
yani bazı şeyleri. Bunca ömrü okumaya hasretmişsek, bırakta biz anlayalım bazı
şeyleri. Sen de anlama bazı şeyleri. Öyle hemen anlaşılmayacak şeylere bir ömür
vermişiz ama hala anlamaya çalışıyoruz, sense hemen anlamak istiyorsun. Biz kendimizi
bilenlerle kıyaslayamazken, böylesi bir şeyi terbiyesizlik ve haddini aşmak
olarak görürken; sen kendini, ömrünü, senin anlamadığın işlere verenlerle kıyaslamaya
yelteniyorsun, eline kitap almamış ya da üç beş kof kitap okumuş birisi olarak
ömrünü kitaba hasretmiş biriyle kendini kıyaslaman terbiyesizlik ve haddini
aşmak olur. Kusura bakma da bunu söylemek zorundayım. Bazen nazik olamam,
tevazu gösteremem bebeğim! Bilakis, özbenliğime ihanet etmiş olurum hem de bir
aptal uğruna.