İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...6...

Özgür DENİZ - 03.02.2026

Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, gerçekten o kadar tiksindirici, o kadar iğrenç bir devir ki, keşke böylesi bir devrin yaşayanı olmasaydım diyorsunuz. Bomboş, saçma sapan, anlamsız bir devir. Sözün havada donup kaldığı, yüzlerin arını düşürdüğü, karakterin ve kişiliğin yerlerde süründüğü, hicaptan hicap duyulduğu bir devir. Elindeki oyuncaklarla mutlu olunup oyalanılan, dünyadaki olup bitenlere kör ve sağır kalınan, hiçbir şeyin umursanmadığı bir devir. Vicdanını ve ruhunu kaybemtiş ruhsuzların, vicdansızların devri. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın devri. Müptezelliğin, pespayeliğin egemen olduğu bir devir. Yalanın, yalancının, sahtekârın, soytarının, zalimin, şaklabanın, aptalın, kendini akıllı sanan ahmağın, namuslu görünen pezevengin devri. Parasıyla soylu görünen ama kendinden güçlünün önünde it gibi tırsan adi yaratıkların devri. Cebi dolu beyni boş geri zekalıların devri. Gerçekten de böyle bir devir ama. Bakıyorsun beyin yok ama cebi dolu ve cebindekiyle varlık kazanmaya, kendini saydırmaya teşne cahiller sürüsünden geçilmiyor ortalık. Cahillerin egemen olduğu bir devir. Dördüncü tür yaratıkların devri. Devlet terörünün muteber olduğu, devlet başkanlarının teröristlik yaptığı bir devir. Halkların gözler önünde soykırıma uğradığı ve tüm dünyanın sesszice sustuğu bir devir. Yeni doğmuş bebeklerin işkenceye maruz kaldığı ve bir ömür sakat yaşamaya mahkum olduğu ama işkencecilerin görev yaptıkları kurumlarca yıllarca saklandığı bir devir. Tabi yaşayanlar da aynı olunca kimsenin umurunda değil hiçbir şey. Çünkü devrin boşluğuna göre bomboş tiplerle lebalep sokaklar. Devrin saçmalığına göre saçma sapan davanışlar baş üstünde. Devrin anlamsızlığına göre anlamdan yoksun kof görüntüler. Doğrunun kaybolduğu, yanlışın arz-ı endam eylediği ve itibar gördüğü iğrenç bir devir. Şereflinin tecziye edilip ayaklar altına alındığı, şerefsizin başına taç giydirildiği bir devir. Canların hiçbir kıymetinin olmadığı bir devir. Namuslunun eziyet çektiği, namussuzun iyi halle muamele gördüğü bir devir. Hiçbir devirde, hiçbir zamanda doğruya doğru, yanlışa yanlış demiyoruz. Oysa dosdoğru olmak zorundaydık. Eğrilince sözlerimiz de doğruluğunu kaybetti ve yanlışa kaybettik. Doğrunun yanlış, yanlışın doğru olduğu bir devirde yaşıyoruz. Yanlışa yanlış demeyi istediğimiz halde diyemediğimiz durumlar var mıdır? Elbette vardır ama o durumlar müstesnadır. Misal; şimdi herkesin de bildiği büyük ahlaksızlıklar ve suç gibi görünmeyen cinayetler vardır ama onları söylemeye ne yürek ne de dil gerektir, münhasıran güç gerektir. İşte bu durumlardan söz ediyoruz. Ha onları da söylersin ama gücün olması gerekir. Gücün varda onları söylemiyorsan o zaman pezevengin önde gidenisin demektir. Zira herkes hususi şartlarına göre hareket etmesini de bilecektir. Gariban bir işçiysen ona göre hareket edersin, işçilerin olan bir patronsan ona göre hareket edersin. İşte arka plandaki bahse konu olan olay budur. Yani söz söyleme makamındaysan ya da söz söyleme salahiyetini deruhte etmişsen gerektiği zaman konuşmasını da bileceksin. Konuşman gereken yerde susuyor, suman gereken yerde konuşuyorsan hainin önde gidenisin demektir. Zira an gelir suskunluk ihanet olur. Ama bizim mevzuya dâhil ettiğimiz esas yön şurasıdır; zamanında söyleyebilme gücü olupta yani yanlışa yanlış deme gücü olupta söylemeyen, yanlışa yanlış demeyen namussuzların durumudur. Olguların gerçek mahiyetlerini merak etmek diye bir derdimiz zaten yok. Olayları da kendi çıkarlarımıza ve kendi tarafımızda duranların kazanıp kazanmayacaklarına göre yorumluyoruz (((mühim olan ise insanın, insanlığımızın, insanlığın kazanmasıdır.))) Ama böyle yapınca bitevi kaybediyoruz. Ve topyekûn kaybediyoruz. Çünkü ne acıdır ki; insanlık, dünya gerçekliği bağlamında hep kaybettiriyor. Öyle ya, insanlığın egemen olduğu bir dünyada yaşasaydık, yukarıda özünü ortaya serdiğimiz devirleri yaşar mıydık? Ne kadar insansan o kadar kaybediyorsun, acı çekiyorsun, eziliyorsun. Bu gerçek, gerçek bu, şerefsizce lafı dolandırmaya yeltensekte gerçek bu. Devre göre yapılan her şeyde, zevahire odaklanıp olan biten her şeyde bir hikmet arıyoruz. Oysa olguları olaylaştıranların insan olduklarını bildiğimiz halde, yani her bir olguyu olaylaştıranın bizatihi insan dediğimiz varlık olduğu halde. İnsan yani karşındaki, senin benim gibi, neyinde hikmet arıyorsun ki behey ahmak. Böylece hakikatin ve ulvi değerlerin canına okuyoruz. Kaybeden de kendimiz oluyoruz. Niçin? Aşağılık bir dünya umuru için. Değer mi? Değmez ama, güya değdirmeye çalışıyoruz beyhude yere. Zamanın, devrin, günlerin, insanların kölesi oluyoruz bile isteye. Niye böyleyiz? Çünkü insan değiliz, insan gibi görünüyoruz. Henüz beşerlik düzeyindeyiz ve orada çakılıp kalmışız. Bilmem biri şöyleymişte, böyleymişte, varlığı önemliymişte, yokluğu kötüymüşte, yaptığı her türlü pisliği sineye çekmem gerekiyormuş da. Hadi ordan pezevenk. Kimin pislik yapma hürriyeti varmışta haberimiz yokmuş, o hürriyeti kim vermiş, kime vermiş, niçin ve nasıl vermiş? Oysa bizim yapmamız gereken şey; tüm zamanlarda hakikate dokunmak ve karanlığın perdesini hakikat darbeleriyle yırtıp atmaktır, karanlığın kalesini paramparça etmektir. Yani dosdoğru olmaktır. Yani gerçeklerden korkmadan yaşamaktır. Yani hakikati pervasızca haykırmaktır. Yani insan olmaya çalışmaktır. Bilakis nasıl insan olabiliriz? Hakikatin tutsak olduğu yerde biz nasıl insanız diye ortaya çıkabiliriz ve kimi inandırabiliriz böylesi büyük bir yalana? Böylesi bir durumda da, en ağır tenkitleri ilk evvelde yönelteceğimiz yer kendimiziz yani insandır. Öyle ya herhalûkarda varlığın öznesiyiz. Her şey bizim dokunuşumuzla ya düzelir ya bozulur, ya eğrilir ya doğrulur, ya iyi olur ya kötü olur yani her şeyin gidişatını, olurunu ya da olmazını, güzel ya da kötü mukadderatını biz tayin ederiz. Tabi bu meyanda odak noktası biziz, güç bizde ama her şeyin de gerçekten çok zor, çok güç olduğunun da farkında, bilincinde olmak zorundayız. Binenaleyh, başkalarını değiştirebilme şansımızın, ihtimalimizin, imkânımızın olabildiğince güç olduğunun farkında olunarak yola çıkılması icap etmez mi? Kendimizi değiştirmeden başkalarını nasıl değiştirebiliriz? Kendimiz temizlenmeden başkasını nasıl temizleyebiliriz? Kendimiz kurtulmadan başkasını nasıl kurtarabiliriz? Öyleyse, her zamanda ve her zeminde, her şartta ve her koşulda olması icap eden en isabetli bir metodu da düstur edinmemiz iktiza ettiği gün gibi aşikâr değil midir ve önereceğimiz şey de bundan başka bir yol, metot olabilir mi? Manifestomuzun da özü bu değil midir? Binaenaleyh, öz-eleştiri her zamanda, devirde, dönemde elzem olan ve hayati ihtiyacımız olarak orada öylece duran bir durum değil midir? Aksi durumda kendimizi hep doğru olarak göreceğiz, yanlışlarımızı kabule yanaşmayacağız ve her şeyde bir hikmet arayıp duracağız, nihayetinde de gayr-i insani bir yaşama kendi ellerimizle mahkûm ve layık olacağız. Sonra da insan görünmekle insan olduğumuzu sanacağız. Malız biz, gerçekten mal, süzme mal.

Tarih: 03.02.2026 Okunma: 8

YORUMLAR

Yorumunuzu ekleyin.

İsim: *

E-posta Adresiniz: *

* (E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.)

Yorum: *

Güvenlik Sorusu:
Türkiye'nin başkenti neresidir?