Öyle bir devirde yaşıyoruz ki,
gerçekten o kadar tiksindirici, o kadar iğrenç bir devir ki, keşke böylesi bir
devrin yaşayanı olmasaydım diyorsunuz. Bomboş, saçma sapan, anlamsız bir devir.
Sözün havada donup kaldığı, yüzlerin arını düşürdüğü, karakterin ve kişiliğin
yerlerde süründüğü, hicaptan hicap duyulduğu bir devir. Elindeki oyuncaklarla
mutlu olunup oyalanılan, dünyadaki olup bitenlere kör ve sağır kalınan, hiçbir
şeyin umursanmadığı bir devir. Vicdanını ve ruhunu kaybemtiş ruhsuzların,
vicdansızların devri. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın devri. Müptezelliğin,
pespayeliğin egemen olduğu bir devir. Yalanın, yalancının, sahtekârın, soytarının,
zalimin, şaklabanın, aptalın, kendini akıllı sanan ahmağın, namuslu görünen
pezevengin devri. Parasıyla soylu görünen ama kendinden güçlünün önünde it gibi
tırsan adi yaratıkların devri. Cebi dolu beyni boş geri zekalıların devri. Gerçekten
de böyle bir devir ama. Bakıyorsun beyin yok ama cebi dolu ve cebindekiyle
varlık kazanmaya, kendini saydırmaya teşne cahiller sürüsünden geçilmiyor
ortalık. Cahillerin egemen olduğu bir devir. Dördüncü tür yaratıkların devri. Devlet
terörünün muteber olduğu, devlet başkanlarının teröristlik yaptığı bir devir. Halkların
gözler önünde soykırıma uğradığı ve tüm dünyanın sesszice sustuğu bir devir. Yeni
doğmuş bebeklerin işkenceye maruz kaldığı ve bir ömür sakat yaşamaya mahkum
olduğu ama işkencecilerin görev yaptıkları kurumlarca yıllarca saklandığı bir
devir. Tabi yaşayanlar da aynı olunca kimsenin umurunda değil hiçbir şey. Çünkü
devrin boşluğuna göre bomboş tiplerle lebalep sokaklar. Devrin saçmalığına göre
saçma sapan davanışlar baş üstünde. Devrin anlamsızlığına göre anlamdan yoksun kof
görüntüler. Doğrunun kaybolduğu, yanlışın arz-ı endam eylediği ve itibar
gördüğü iğrenç bir devir. Şereflinin tecziye edilip ayaklar altına alındığı,
şerefsizin başına taç giydirildiği bir devir. Canların hiçbir kıymetinin
olmadığı bir devir. Namuslunun eziyet çektiği, namussuzun iyi halle muamele
gördüğü bir devir. Hiçbir devirde, hiçbir zamanda doğruya doğru, yanlışa yanlış
demiyoruz. Oysa dosdoğru olmak zorundaydık. Eğrilince sözlerimiz de doğruluğunu
kaybetti ve yanlışa kaybettik. Doğrunun yanlış, yanlışın doğru olduğu bir
devirde yaşıyoruz. Yanlışa yanlış demeyi istediğimiz halde diyemediğimiz
durumlar var mıdır? Elbette vardır ama o durumlar müstesnadır. Misal; şimdi
herkesin de bildiği büyük ahlaksızlıklar ve suç gibi görünmeyen cinayetler
vardır ama onları söylemeye ne yürek ne de dil gerektir, münhasıran güç
gerektir. İşte bu durumlardan söz ediyoruz. Ha onları da söylersin ama gücün
olması gerekir. Gücün varda onları söylemiyorsan o zaman pezevengin önde
gidenisin demektir. Zira herkes hususi şartlarına göre hareket etmesini de
bilecektir. Gariban bir işçiysen ona göre hareket edersin, işçilerin olan bir
patronsan ona göre hareket edersin. İşte arka plandaki bahse konu olan olay
budur. Yani söz söyleme makamındaysan ya da söz söyleme salahiyetini deruhte
etmişsen gerektiği zaman konuşmasını da bileceksin. Konuşman gereken yerde
susuyor, suman gereken yerde konuşuyorsan hainin önde gidenisin demektir. Zira
an gelir suskunluk ihanet olur. Ama bizim mevzuya dâhil ettiğimiz esas yön
şurasıdır; zamanında söyleyebilme gücü olupta yani yanlışa yanlış deme gücü
olupta söylemeyen, yanlışa yanlış demeyen namussuzların durumudur. Olguların
gerçek mahiyetlerini merak etmek diye bir derdimiz zaten yok. Olayları da kendi
çıkarlarımıza ve kendi tarafımızda duranların kazanıp kazanmayacaklarına göre
yorumluyoruz (((mühim
olan ise insanın, insanlığımızın, insanlığın kazanmasıdır.))) Ama
böyle yapınca bitevi kaybediyoruz. Ve topyekûn kaybediyoruz. Çünkü ne acıdır
ki; insanlık, dünya gerçekliği bağlamında hep kaybettiriyor. Öyle ya,
insanlığın egemen olduğu bir dünyada yaşasaydık, yukarıda özünü ortaya
serdiğimiz devirleri yaşar mıydık? Ne kadar insansan o kadar kaybediyorsun, acı çekiyorsun,
eziliyorsun. Bu gerçek, gerçek bu, şerefsizce lafı dolandırmaya
yeltensekte gerçek bu. Devre göre yapılan her şeyde, zevahire odaklanıp olan
biten her şeyde bir hikmet arıyoruz. Oysa olguları olaylaştıranların insan
olduklarını bildiğimiz halde, yani her bir olguyu olaylaştıranın bizatihi insan
dediğimiz varlık olduğu halde. İnsan yani karşındaki, senin benim gibi, neyinde
hikmet arıyorsun ki behey ahmak. Böylece hakikatin ve ulvi değerlerin canına
okuyoruz. Kaybeden de kendimiz oluyoruz. Niçin? Aşağılık bir dünya umuru için.
Değer mi? Değmez ama, güya değdirmeye çalışıyoruz beyhude yere. Zamanın,
devrin, günlerin, insanların kölesi oluyoruz bile isteye. Niye böyleyiz? Çünkü
insan değiliz, insan gibi görünüyoruz. Henüz beşerlik düzeyindeyiz ve orada
çakılıp kalmışız. Bilmem biri şöyleymişte, böyleymişte, varlığı önemliymişte, yokluğu
kötüymüşte, yaptığı her türlü pisliği sineye çekmem gerekiyormuş da. Hadi ordan
pezevenk. Kimin pislik yapma hürriyeti varmışta haberimiz yokmuş, o hürriyeti kim
vermiş, kime vermiş, niçin ve nasıl vermiş? Oysa bizim yapmamız gereken şey;
tüm zamanlarda hakikate dokunmak ve karanlığın perdesini hakikat darbeleriyle
yırtıp atmaktır, karanlığın kalesini paramparça etmektir. Yani dosdoğru
olmaktır. Yani gerçeklerden korkmadan yaşamaktır. Yani hakikati pervasızca
haykırmaktır. Yani insan olmaya çalışmaktır. Bilakis nasıl insan olabiliriz?
Hakikatin tutsak olduğu yerde biz nasıl insanız diye ortaya çıkabiliriz ve kimi
inandırabiliriz böylesi büyük bir yalana? Böylesi bir durumda da, en ağır
tenkitleri ilk evvelde yönelteceğimiz yer kendimiziz yani insandır. Öyle ya
herhalûkarda varlığın öznesiyiz. Her şey bizim dokunuşumuzla ya düzelir ya
bozulur, ya eğrilir ya doğrulur, ya iyi olur ya kötü olur yani her şeyin
gidişatını, olurunu ya da olmazını, güzel ya da kötü mukadderatını biz tayin
ederiz. Tabi bu meyanda odak noktası biziz, güç bizde ama her şeyin de
gerçekten çok zor, çok güç olduğunun da farkında, bilincinde olmak zorundayız. Binenaleyh,
başkalarını değiştirebilme şansımızın, ihtimalimizin, imkânımızın olabildiğince
güç olduğunun farkında olunarak yola çıkılması icap etmez mi? Kendimizi
değiştirmeden başkalarını nasıl değiştirebiliriz? Kendimiz temizlenmeden
başkasını nasıl temizleyebiliriz? Kendimiz kurtulmadan başkasını nasıl
kurtarabiliriz? Öyleyse, her zamanda ve her zeminde, her şartta ve her koşulda
olması icap eden en isabetli bir metodu da düstur edinmemiz iktiza ettiği gün
gibi aşikâr değil midir ve önereceğimiz şey de bundan başka bir yol, metot
olabilir mi? Manifestomuzun da özü bu değil midir? Binaenaleyh, öz-eleştiri her
zamanda, devirde, dönemde elzem olan ve hayati ihtiyacımız olarak orada öylece
duran bir durum değil midir? Aksi durumda kendimizi hep doğru olarak göreceğiz,
yanlışlarımızı kabule yanaşmayacağız ve her şeyde bir hikmet arayıp duracağız,
nihayetinde de gayr-i insani bir yaşama kendi ellerimizle mahkûm ve layık
olacağız. Sonra da insan görünmekle insan olduğumuzu sanacağız. Malız biz,
gerçekten mal, süzme mal.
İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...6...
Özgür DENİZ - 03.02.2026
Tarih: 03.02.2026
Okunma: 8
YORUMLAR
Yorumunuzu ekleyin.