İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...3...

Özgür DENİZ - 31.01.2026

İnsanlık dünyasındayız de mi? Elbette canlı cansız muhtelif varlıkların tecessüm ettiği bir dünyadayız amma velakin kendimizin var olduğumuz, bizatihi yaşadığımız, etkide ve tepkide bulunduğumuz, zekâmız sayesinde değişmesine ve dönüşmesine öncülük ve tanıklık ettiğimiz ve böyle olduğunu dibine kadar hissettiğimiz dünya için insanlık dünyası dememizde sakınca yoktur herhalde. Tabi laf olsun kabilinden söylendiği vakit bir sakınca olmaz. Haddizatında normal şartlarda ve koşullarda bu söylem bile sakıncalıdır, zira insanlık dünyası derken insanların yaşadıkları bir dünya olduğunu da tolere etmiş oluyoruz amma velakin insan kimdir ve insanlık nerededir onu bilmiyoruz. Öyle ya, kim insan, nerede insanlık? Hissedin ve anlayın! Görebildiğiniz bir insan ve var olan bir insanlık var mı? Şöyle zevahire bakınca resim böyle görünüyor zahir yani insan var gibi, insanlık yaşıyor gibi. Velakin insanlık görünmekle ve görüntüyle alakalı bir şey değil filhakika. Geçelim! İnsanız de mi, kendimizi öyle tanımlıyoruz her şeyden evvel. İnsan olduğumuzu düşünüyoruz. Öyle ya, kimse insan değilim demez. İnsan değilse, istediği kadar demesin ne çıkar ama değil mi? Öyle ya, insan değilsen, istediğin kadar insanım de ne olur? İnsanım demekle insan olunur mu? Tabi, insanlığın, kendini öyle görmekle ve tanımlamakla da olacak bir şey olmaması ayrı mesele. İnsan olmak, bu dünyadaki en zor şeydir, ondan zor hiçbir şey yoktur. Tabi hissedebilecek bir kalbiniz, anlayabilecek bir beyniniz varsa böyledir bu. Çok kolay bir şekilde her şey olabilirsiniz ama insan olmak bir ömür ister, o ömür sürecinde verilecek bir emek ister. Çünkü insan denilen emek emek büyüyen bir varlıktır ve emekle, emeğiyle kendini üreten bir varlıktır. Binaenaleyh, kim insan olmaktan şeref duymaz? Haddizatında insan olmak yürekle ve beyinle olabilecek bir şeydir ancak. Beyinsiz ve yüreksiz olanların insan olduğunu ifade etmek, insanı ve insanlığı ayaklar altına alıp çiğnemektir. Her giydirilmiş odun kütüğünü insandan saymak insana en büyük ihanettir ve terbiyesizliktir. Velakin yüreksizlerin ve beyinsizlerin egemen olduğu bir dünya da bu nasıl kabil olacak? Oysa, şimdiki zamanda insan olmak sanki tiksinti verici bir şeymiş gibi görülüyor. İnsansan; kötüsün, suçlusun, lanetliksin, zincirlenmesi gereken bir hayvansın; yalan diyenin pislik suratına tükürürüm. Çünkü, insan olmaya başladığınız zaman büyük bedeller ödemeye de hazır olmanız icap ediyor aynı zamanda, böylesi bir çağda, böylesi bir zamanda. Öyle ya insan olmak değerlerle kabildir, öyleyse hem insan olmak hem de büyük bedeller ödeyecek olmana rağmen o değerlerden taviz vermemek icap edecektir ama nasıl? Hadi buyur! İster istemez herkesi ihata eden, yani hiç kimseyi tefrik etmeyen, ötelemeyen, dışarıda bırakıp içine almamazlık etmeyen yegâne olgudur insanlık. (((Tabi bu meyanda biz kalıpsal bağlamda söz ediyoruz yoksa görüntüyle insan olunamayacağı da ayrı bir gerçekliktir başta da söylediğimiz gibi, ister kabul edilsin, isterse red, değişen bir şey olmayacaktır, zira siz gerçekliği görmeseniz de, reddetseniz de o asla bir yere gitmez orada öylece tüm heybetiyle durur ve insan olmayı beceremeyenler görüntüleriyle insan olarak kabul göremeyeceklerdir, çünkü insan, beyni ve yüreğiyle insandır, öyle ya çıplak doğduk ve çıplak gideceğiz yani insanlık çıplaklıkta belli olan bir şeydir, her anlamda pahalı örtülerle belli olan bir şey değil. Pahalı örtülerinizle sizi insan kabul edenler, münhasıran sizden nemalanmak isteyenler olacaklardır, bilakis sizi insan olarak görenler değil.))) Bazen bazı durumlarda bazı etkiler-tepkiler muvacehesinde ‘’bizde insanız’’ kardeşim diyoruz değil mi? Sıradan bir alışkanlık haline gelmiş ve klişe olmuş artık bu durum. Madem öyle, ‘’biz de insanız’’, bu kadar basit görüyoruz olguyu ve olayı. Bildiğimiz insan yani gördüğümüz, algıladığımız, hissettiğimiz, anladığımız, dokunduğumuz haliyle bildiğimiz insan, eli, gözü, kulağı, dili, ağzı, dudağı, kaşı, saçı, burnu, kalbi, duyguları ve düşünleri olan insan, iyilikle kötülüğün bünyesinde mündemiç bulunduğu insan. Doğan ve ölen, ağlayan ve gülen, seven ve nefret eden, aptal ve akıllı olan bir varlıktan söz ediyoruz. Safi bağımsız bir olgu olarak düşünelim insanı. Herhangi biri tarafından herhangi bir şeyin bulaşmadığı, herhangi bir tesire maruz kalmamış bir olgu olarak. Çırılçıplak bir olguymuş gibi düşünelim. Çünkü o dünyaya doğmadığında yoktu, geldiğinde de çırılçıplaktı yani hiçbir şeysizdi. Yeryüzüne fırlatılmış haliyle yani bir yabancı olarak ve henüz dünyaya dokunmamış ve dünyanında kendisine ilişmemiş biri olarak. Çünkü üzerine bulaşmış ne varsa sonradan bulaştı, toprağa düştükten ve dünya ona iliştikten sonra. Ve her şeyde o andan itibaren transformasyona uğradı zaten insan özelinde. Çamurdan çıktı ama toprağın üzerinde çamurlaştı. Çamurdan oldu, çamura doğdu ama insan olması gerekiyordu, velakin çamurda çamurlaştı. Bunu ise yine kendisi tercih etti. Öyle ya, insan bir tercihti ve tercihtir de haddizatında. Biz çamur olmadan önceki haliyle ele alalım. İnsan olmanın pratik yani edimsel nokta-i nazarından, zaruri olması babından ve en faydalı olabileceği haliyle, incinilmeyi ve hatırı, gönlü bir kenara bırakarak hatta rijid görünme halini bile göze alarak bir öz-eleştiri yapmak ve kurtuluşun manifestosunu huzura sunmak derdindeyiz. Aynı dünyada yaşadığımıza göre uyarmak zorundayız da aynı zamanda. Biz insançocuklarının her şeyden evvel ve behemehâl böylesi bir şeye muhtaçlığımız reddi imkânsız bir gerçekliktir. Zira insanlıktan inhiraf etmiş bulunmaktayız. İnsanlığımızı çiğnemişiz, ezip geçmişiz ve fırlatıp çöpe atmışız. Zaten bu andan itibaren de masivaya dair ne varsa bozulmaya, çürümeye, tefessüh etmeye yüz tuttu. İnsan denilen şeyin dokunduğu her şey kire, çamura bulandı. Kirlendi ve her şeyi kirletti, kirlettikçe daha da kirlendi, kirlendikçe daha da kirletti ve bu böyle devam etti, bugüne gelindi. Kuşkusuz olabildiğince ciddiyetli, halis niyetli, düzeyli bir tenkit olacağı gibi, kuvvetle muhtemel bir katılığı, sertliği de mündemiç olacaktır eleştirimiz, manifestomuz. Nihayetinde böylesi bir öz-eleştiri metodolojik bir problemdir, zira şayet hakikate vasıl olmamız icap ediyorsa, ki böyle olması iktiza eder, öyleyse böyle bir maksad mutlaka bir metodu iktiza eder. Öyle ya derdimiz hakikatten başka ne olabilir ki, kurtuluşun yolunu bulmak ve kurtulmak istiyorsak? Kurtulmaktan başka da çaremiz var mı? Niyetimiz insanı yerin dibine sokmak, onu kötülemek değildir ve olamaz da, olmamalıdır da zaten. Elimize ne geçecek böyle bir niyetle? Geri zekâlı mıyız ki, özneyi yok edelim? Çünkü her şeye rağmen çendan behemehal kutsallığını nazar-ı dikkate alırız insanın ve insanlığın. İnsana değer atfetme, her türlü kötülüğü ona hamletmeme, onu sigaya çekme, onu kötülüklerden iyiliğe kanalize etme, temizlenmesinin önünü açma ve nihayet hakkında nesnel bir hükme varma derdindeyiz (((İmmanuel Kant’ın -Pratik Aklın Eleştirisi- kitabını okumayı naçizane öneriyorum tam da burada ve şiddetle.))) Piyasa değerlerinin hadimi olmuş ve o değerlerle narkozlanmış ve kuklalaşmış, hödükleşmiş, parayla kalemini satan şerefsiz entellerin anladığı, anlayacağı ve anlattığı tarzlardan kendimizi ari tutuyoruz ve uzağız da bu tarafa. Binaenaleyh niyetimizin safiliği ve dahi samimiyetimiz anlaşılmalıdır. Çünkü biz, münhasıran hakikatin peşindeyiz, bir acımız, derdimiz ve davamız vardır, hakikatin önünde eğiliriz ve hakikati de hiçbir maddeye değişmeyiz ve dahi cümle âlemi de hakikate perestij etmeye, hakikatin önünde eğilmeye, hakikate ram olmaya davet ederiz. Çünkü hakikatin tutsak olduğu bir dünyada insanın özgür olmasının muhal ender muhal olacağını biliriz. Hakikat özgür değilse, özgürlük hakikatli değildir, yalandır. Ve hakikatin yalan olduğu bir alem de; kurtuluş, mutluluk, cennet ham hayaldir. Hatta orada insanın varlığı söz konusu değildir. Düşen insanlığı savunmaktan başka bir şey değildir yaptığımız şey.

Tarih: 31.01.2026 Okunma: 6

YORUMLAR

Yorumunuzu ekleyin.

İsim: *

E-posta Adresiniz: *

* (E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.)

Yorum: *

Güvenlik Sorusu:
Türkiye'nin başkenti neresidir?