İnsanlık dünyasındayız de mi? Elbette
canlı cansız muhtelif varlıkların tecessüm ettiği bir dünyadayız amma velakin
kendimizin var olduğumuz, bizatihi yaşadığımız, etkide ve tepkide bulunduğumuz,
zekâmız sayesinde değişmesine ve dönüşmesine öncülük ve tanıklık ettiğimiz ve
böyle olduğunu dibine kadar hissettiğimiz dünya için insanlık dünyası dememizde
sakınca yoktur herhalde. Tabi laf olsun kabilinden söylendiği vakit bir sakınca
olmaz. Haddizatında normal şartlarda ve koşullarda bu söylem bile sakıncalıdır,
zira insanlık dünyası derken insanların yaşadıkları bir dünya olduğunu da
tolere etmiş oluyoruz amma velakin insan kimdir ve insanlık nerededir onu
bilmiyoruz. Öyle ya, kim insan, nerede insanlık? Hissedin ve anlayın! Görebildiğiniz
bir insan ve var olan bir insanlık var mı? Şöyle zevahire bakınca resim böyle
görünüyor zahir yani insan var gibi, insanlık yaşıyor gibi. Velakin insanlık
görünmekle ve görüntüyle alakalı bir şey değil filhakika. Geçelim! İnsanız de mi,
kendimizi öyle tanımlıyoruz her şeyden evvel. İnsan olduğumuzu düşünüyoruz.
Öyle ya, kimse insan değilim demez. İnsan değilse, istediği kadar demesin ne
çıkar ama değil mi? Öyle ya, insan değilsen, istediğin kadar insanım de ne
olur? İnsanım demekle insan olunur mu? Tabi, insanlığın, kendini öyle görmekle
ve tanımlamakla da olacak bir şey olmaması ayrı mesele. İnsan olmak, bu
dünyadaki en zor şeydir, ondan zor hiçbir şey yoktur. Tabi hissedebilecek bir
kalbiniz, anlayabilecek bir beyniniz varsa böyledir bu. Çok kolay bir şekilde
her şey olabilirsiniz ama insan olmak bir ömür ister, o ömür sürecinde
verilecek bir emek ister. Çünkü insan denilen emek emek büyüyen bir varlıktır
ve emekle, emeğiyle kendini üreten bir varlıktır. Binaenaleyh, kim insan
olmaktan şeref duymaz? Haddizatında insan olmak yürekle ve beyinle olabilecek
bir şeydir ancak. Beyinsiz ve yüreksiz olanların insan olduğunu ifade etmek,
insanı ve insanlığı ayaklar altına alıp çiğnemektir. Her giydirilmiş odun
kütüğünü insandan saymak insana en büyük ihanettir ve terbiyesizliktir. Velakin
yüreksizlerin ve beyinsizlerin egemen olduğu bir dünya da bu nasıl kabil
olacak? Oysa, şimdiki zamanda insan olmak sanki tiksinti verici bir şeymiş gibi
görülüyor. İnsansan; kötüsün, suçlusun, lanetliksin, zincirlenmesi gereken bir
hayvansın; yalan diyenin pislik suratına tükürürüm. Çünkü, insan olmaya
başladığınız zaman büyük bedeller ödemeye de hazır olmanız icap ediyor aynı
zamanda, böylesi bir çağda, böylesi bir zamanda. Öyle ya insan olmak değerlerle
kabildir, öyleyse hem insan olmak hem de büyük bedeller ödeyecek olmana rağmen
o değerlerden taviz vermemek icap edecektir ama nasıl? Hadi buyur! İster
istemez herkesi ihata eden, yani hiç kimseyi tefrik etmeyen, ötelemeyen, dışarıda
bırakıp içine almamazlık etmeyen yegâne olgudur insanlık. (((Tabi bu meyanda biz kalıpsal bağlamda söz
ediyoruz yoksa görüntüyle insan olunamayacağı da ayrı bir gerçekliktir başta da
söylediğimiz gibi, ister kabul edilsin, isterse red, değişen bir şey
olmayacaktır, zira siz gerçekliği görmeseniz de, reddetseniz de o asla bir yere
gitmez orada öylece tüm heybetiyle durur ve insan olmayı beceremeyenler
görüntüleriyle insan olarak kabul göremeyeceklerdir, çünkü insan, beyni ve
yüreğiyle insandır, öyle ya çıplak doğduk ve çıplak gideceğiz yani insanlık
çıplaklıkta belli olan bir şeydir, her anlamda pahalı örtülerle belli olan bir
şey değil. Pahalı örtülerinizle sizi insan kabul edenler, münhasıran sizden
nemalanmak isteyenler olacaklardır, bilakis sizi insan olarak görenler değil.)))
Bazen bazı durumlarda bazı etkiler-tepkiler muvacehesinde ‘’bizde insanız’’ kardeşim
diyoruz değil mi? Sıradan bir alışkanlık haline gelmiş ve klişe olmuş artık bu
durum. Madem öyle, ‘’biz de insanız’’, bu kadar basit görüyoruz
olguyu ve olayı. Bildiğimiz insan yani gördüğümüz, algıladığımız,
hissettiğimiz, anladığımız, dokunduğumuz haliyle bildiğimiz insan, eli, gözü,
kulağı, dili, ağzı, dudağı, kaşı, saçı, burnu, kalbi, duyguları ve düşünleri
olan insan, iyilikle kötülüğün bünyesinde mündemiç bulunduğu insan. Doğan ve
ölen, ağlayan ve gülen, seven ve nefret eden, aptal ve akıllı olan bir
varlıktan söz ediyoruz. Safi bağımsız bir olgu olarak düşünelim insanı.
Herhangi biri tarafından herhangi bir şeyin bulaşmadığı, herhangi bir tesire
maruz kalmamış bir olgu olarak. Çırılçıplak bir olguymuş gibi düşünelim. Çünkü
o dünyaya doğmadığında yoktu, geldiğinde de çırılçıplaktı yani hiçbir şeysizdi.
Yeryüzüne fırlatılmış haliyle yani bir yabancı olarak ve henüz dünyaya
dokunmamış ve dünyanında kendisine ilişmemiş biri olarak. Çünkü üzerine
bulaşmış ne varsa sonradan bulaştı, toprağa düştükten ve dünya ona iliştikten sonra.
Ve her şeyde o andan itibaren transformasyona uğradı zaten insan özelinde. Çamurdan çıktı ama
toprağın üzerinde çamurlaştı. Çamurdan oldu, çamura doğdu ama insan
olması gerekiyordu, velakin çamurda çamurlaştı. Bunu ise yine kendisi tercih
etti. Öyle ya, insan bir tercihti ve tercihtir de haddizatında. Biz çamur
olmadan önceki haliyle ele alalım. İnsan olmanın pratik yani edimsel nokta-i
nazarından, zaruri olması babından ve en faydalı olabileceği haliyle,
incinilmeyi ve hatırı, gönlü bir kenara bırakarak hatta rijid görünme halini
bile göze alarak bir öz-eleştiri yapmak ve kurtuluşun manifestosunu huzura
sunmak derdindeyiz. Aynı dünyada yaşadığımıza göre uyarmak zorundayız da aynı
zamanda. Biz insançocuklarının her şeyden evvel ve behemehâl böylesi bir şeye
muhtaçlığımız reddi imkânsız bir gerçekliktir. Zira insanlıktan inhiraf etmiş
bulunmaktayız. İnsanlığımızı çiğnemişiz, ezip geçmişiz ve fırlatıp çöpe
atmışız. Zaten bu andan itibaren de masivaya dair ne varsa bozulmaya, çürümeye,
tefessüh etmeye yüz tuttu. İnsan denilen şeyin dokunduğu her şey kire, çamura
bulandı. Kirlendi ve her şeyi kirletti, kirlettikçe daha da kirlendi,
kirlendikçe daha da kirletti ve bu böyle devam etti, bugüne gelindi. Kuşkusuz
olabildiğince ciddiyetli, halis niyetli, düzeyli bir tenkit olacağı gibi,
kuvvetle muhtemel bir katılığı, sertliği de mündemiç olacaktır eleştirimiz,
manifestomuz. Nihayetinde böylesi bir öz-eleştiri metodolojik bir
problemdir, zira şayet hakikate vasıl olmamız icap ediyorsa, ki böyle olması
iktiza eder, öyleyse böyle bir maksad mutlaka bir metodu iktiza eder. Öyle ya
derdimiz hakikatten başka ne olabilir ki, kurtuluşun yolunu bulmak ve kurtulmak
istiyorsak? Kurtulmaktan başka da çaremiz var mı? Niyetimiz insanı yerin dibine
sokmak, onu kötülemek değildir ve olamaz da, olmamalıdır da zaten. Elimize ne
geçecek böyle bir niyetle? Geri zekâlı mıyız ki, özneyi yok edelim? Çünkü her
şeye rağmen çendan behemehal kutsallığını nazar-ı dikkate alırız insanın ve
insanlığın. İnsana değer atfetme, her türlü kötülüğü ona hamletmeme, onu sigaya
çekme, onu kötülüklerden iyiliğe kanalize etme, temizlenmesinin önünü açma ve
nihayet hakkında nesnel bir hükme varma derdindeyiz (((İmmanuel Kant’ın -Pratik Aklın Eleştirisi-
kitabını okumayı naçizane öneriyorum tam da burada ve şiddetle.)))
Piyasa değerlerinin hadimi olmuş ve o değerlerle narkozlanmış ve kuklalaşmış, hödükleşmiş,
parayla kalemini satan şerefsiz entellerin anladığı, anlayacağı ve anlattığı
tarzlardan kendimizi ari tutuyoruz ve uzağız da bu tarafa. Binaenaleyh
niyetimizin safiliği ve dahi samimiyetimiz anlaşılmalıdır. Çünkü biz,
münhasıran hakikatin peşindeyiz, bir acımız, derdimiz ve davamız vardır, hakikatin
önünde eğiliriz ve hakikati de hiçbir maddeye değişmeyiz ve dahi cümle âlemi de
hakikate perestij etmeye, hakikatin önünde eğilmeye, hakikate ram olmaya davet
ederiz. Çünkü
hakikatin tutsak olduğu bir dünyada insanın özgür olmasının muhal ender muhal
olacağını biliriz. Hakikat özgür değilse, özgürlük hakikatli değildir,
yalandır. Ve hakikatin yalan olduğu bir alem de; kurtuluş, mutluluk, cennet ham
hayaldir. Hatta orada insanın varlığı söz konusu değildir. Düşen insanlığı
savunmaktan başka bir şey değildir yaptığımız şey.
İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...3...
Özgür DENİZ - 31.01.2026
Tarih: 31.01.2026
Okunma: 6
YORUMLAR
Yorumunuzu ekleyin.