Allah diyor ki; ‘’emrolunduğunuz
gibi dosdoğru olun.’’ ‘’sadece iman ettik demekle kurtulacağınızı mı
sandınız?’’
İnsanlık toprağında bunu anlayan var
mı gerçekten? Cevap hazırdır kesin; ‘’bir tek sen anlıyorsun de mi?’’ Geri
zekalı dangalak burada söylenen bu mu? Sadece bir soru soruluyor. Ha ille de
inat ediyorsan, istediğini söyleyeyim; ‘’evet sadece ben anlıyorum.'' Bunu
istiyorsun de mi? Çünkü kaçışın ve kurtuluşun buna bağlı. Böyle deyince zımnen anladığını
söylemiş oluyorsun. Ama acı gerçeği söyleyeyim mi? Hiçbir halttan anlamıyorsun.
İster itham et, ister etme, ister kaç, ister kaçma fark etmez, hiçbir halttan
anlamıyorsun. Çünkü bilmekle anlamak asla aynı şey değildir ve anlamak; şeksiz ve şüphesiz, önkoşulsuz olarak eylemi intaç eder. Çok basit bir misal; bunu
anlayan, asla ve kata kul hakkı yiyemez, başkasına iftira atamaz, başkasına
kötülük yapamaz, başkasına zulmedemez, başkasının emeğini gasp edemez,
duyguları ve düşünleri kalplerde ve beyinlerde tutsak kılamaz.
Hz. Muhammed diyor ki; ‘’bildiğinle
amel et.’’
Evet bu yüzden fazla bilmek
istemiyoruz de mi? Naçizane fikrimce öyle. Zira bilmenin sorumluluk
yükleyeceğini de biliyoruz. Biliyor muyuz acaba? Biz bilmekten korkuyoruz. Hatta
en doğru ifadeyle, anlamaktan korkuyoruz. Zaten bilmediğimiz bir şey de yok bu dünyada!!!
Ama anladığımız ne var, mesele orası işte. Ki, bildiğinle amel etmen için de
bildiğini anlamış olman iktiza eder. Çünkü anlamadığını eyleme dönüştüremezsin.
Hatta bildiğini anlamadan önce hissetmen lazım, zira hissetmediğin bir şeyi
anlayamazsın.
Mevdudi diyor ki; ‘’inançlarınız
hakkında istediğiniz kadar konuşun, ister yüksekten ister alçaktan konuşun,
gerçeği oluşturan şey eylemlerinizdir. Sadece laf söylemek hiçbir anlam ifade
etmez.’’
Seyyid Kutup diyor ki; ‘’sonu
cennete varacak yolda, boş hayallerin ve sadece lafta kalan kuru sözlerin
hiçbir yeri ve kıymeti yoktur.’’
Einstein diyor ki; ’’dünya,
kötülük yapanlar yüzünden değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden
tehlikeli ve kötü bir yerdir.’’
Huxley diyor ki; ‘’Elbette
ki hayatın gerçek amacı bilgi edinmek değil, eylem yapmaktır.’’
Ali Şeriati diyor ki; ‘’aydın
insan, bir mirası taşır üzerinde, kutlu bir mirasçıdır o, Peygamber varisi. O
sadece söylemez, aynı zamanda eyleyendir de. Ulvi bir misyonun çağlardan
çağlara taşıyıcısıdır. İnsanlığın bilincini uyandırmalı, şuurunu
ayaklandırmalı, yol göstermelidir insanlığa. İçeride ama önde olmalıdır. Fakat
önde olmayı istediği için değil, öyle olması gerektiği için.’’
Remzi Oğuz Arık diyor ki; ‘’örnek
insan kimdir diye sorsalar, düşünmeden aydın olanlardır derim. Bir ideale
adanmış olanlara denir aydın diye. Hariçten hiçbir tesir kendisine müdahil
olmadan, milletinin ve insanlığın mukadderatı üzerine mütemadi sorular üreten,
o sorular temelinde sorgulamalar yapan ve bulduğu cevapları korkusuza milletine
duyuran insandır aydın.’’
Muhammed İkbal diyor ki; ‘’yalnız
yürüyebilirsin, belki yürümelisin de ama kervandan ayrılmadan. Kervanla
birlikte ama önde.’’
Cemil Meriç diyor ki; ‘’aydının
kafası tektir, onun kendi kafası vardır ve o kendi kafasıyla düşünendir, aydın
başka kafalarla düşünemez ve bulduğu hakikatleri hiçbir şeyden imtina etmeden
haykırır, halkına duyurur.’’
Lenin diyor ki; ‘’aydın,
burjuvazinin postalı olamaz, o halkın eli, gözü, kulağıdır.’’
Mao diyor ki; ‘’aydın, bir
balıktır ve halk dediğimiz, o balığın denizidir.’’
Karl Marks diyor ki; ‘’elbette
hayvanlıkta bir tercihtir ve tercih ettiğin şeyi olabilirsin yani bir hayvan
olabilirsin. Bunun için fazla bir şey yapmana gerek yoktur. İnsanlığın
acılarına sırtını dönmen ve kendi postunu önemsemen yeterlidir.’’
Geçelim!
Bu bir manifestodur ve ölümsüz bir uyarıdır.
Saf gerçekleri hayattan süzüp insanlık sofrasına koyan bir manifesto ve
çırılçıplak uyarı. İnsanlığın kurtuluş manifestosu ve uyandırıcı uyarıcısı. Bu
manifestoyu ve uyarıyı okumadan, bilmeden, hissetmeden, anlamadan, uygulamadan
kurtuluş muhal ender muhaldir. Tüm benliğimle yemin ediyorum muhaldir. Böylesi
bir manifestoyu bugüne kadar hiçbir kimseden işitmediniz, badema da
işitmeyeceksiniz. İlk ve son olarak işitiyorsunuz. Din, dil, milliyet
fark etmez, düne, bugüne ve yarına, hülasa; tüm insanlığa asırlık hitaptır bu. Çünkü
içinde benlik yoktur, bencillik yoktur, ucuz hesap yoktur, menfaat yoktur. Münhasıran
insanlığın kurtuluşu ve iyiliği adınadır tüm çırpınışlar. İnsanın ve insanlığın
bugünkü halinin temelinde yatan tüm derin gerçekler burada. İnsanlığın
trajikomik hikayesidir bu aynı zamanda. Keşke cennet gibi bir dünyada yaşasaydıkta,
cehennemi resmetmek zorunda kalmasaydık. Malayani ile iştigal etmeye, maksadı
sarf-ı nazar eylemeye lüzum yok. Komplekse, hasede, fitneye, fesada lüzum yok.
Gerçeği mi görmek istiyorsun? İşte burada. Gerçek değil mi diyorsun? Buyur
yalanla. Hesapsız, umarsız, pazarlıksız dal düşün deryasına. Her şeyi bildiğini
sanma, bilmediklerinin olabileceğini düşün, bilenleri dinleyebil, dinleyebil ki
gerçekleri hissedebil, hissedebil ki anlayabil, anlayabil ki derin uykundan
uyanıp ayağa kalkabil, ayağa kalkabil ki varlığını hissettirebil. Masallara,
martavallara karnımız tok. Ağır bir tecrübenin ürünüdür yazıp söylediklerimiz.
Çok detaylı müşahede edilip, çok ince süzgeçten geçirilip, muayyen bir kıvama
erdirilip, piştikten sonra huzura sunulmuştur. Dinlerseniz dinlersiniz ve
gerekeni yaparsınız, dinlemezseniz tercihinizdir sonucunu yaşarsınız. Keşke
böyle olmasaydı da bizde acı gerçekleri dile getirmeye mecbur kalmasaydık. Sonsuz
doğallıkla, hesapsız, umarsız, çıkarsız, pazarlıksız olarak ama aynı zamanda
derin bir hüzünle yazılmıştır. Çünkü bu ülkenin, bu milletin ve yekpare
insanlığın yarınları adına endişe içindeyim. Zaten bir 5 yıl daha müşahede
altında tutarım insanlığı, ondan sonra ne hali varsa görsün derim, iyiye doğru
gittiğini hissetmezsem. Bilakis, helâkin yakındır ey insan ve insanlık!
Geçelim!
Evet, biliyorum, gerçek çok
tehlikelidir ve sürü insanı, gerçekten, gerçeği haykırandan nefret eder. Zira gerçek,
tüm kirli oyunları bozar. Gerçek, yalanı ve aşağılık yalancıyı faş eder.
Gerçek, konforu yerle yeksan eder. Gerçek, rahatsız eder. Gerçek, rahat uyutmaz.
Gerçek, korkunçtur. Gerçek, malayaniden uzaklaştırır. Gerçek, bazen yaşamdan
bile usandırır. Gerçek, yalnızlaştırır. Gerçek, garip bir temkinli olma duygusu
zerk eder. Gerçeği bilmek için yürek gerek, cesaret gerek, onur gerek; hesapsız,
umarsız, pazarlıksız olmak gerek. Gerçeği tolere edebilmek için vicdan gerek,
merhamet gerek. Gerçeği bilmek için, dünyadan vazgeçebilmeyi tetikleyecek bir
irade gerek. Gerçeği haykırabilmek için de canından vazgeçebilecek yüce bir cesaret
gerek. Filhakika, gerçeği bilmek için, daha doğrusu hissedebilmek ve
anlayabilmek ve en önemlisi de eyleme dönüştürebilmek için insan olmak gerek. Gerçeği bilen sürüden
kopar, yalnızlaşır, özgürleşir, belki doğal olarak temkinli olabilir ama bu
korku değildir. Gerçeği bilmek, bazen ölüme gülümsemektir. Çünkü, gerçeğin
ateşi cehennemin ateşinden daha çetindir belki de. Ama diğer yandan da yaşama
bir davetiyedir. Birilerinin oyunlarını bozarken, birilerinin yaşamak
sevinçlerini diriltir. GERÇEK, BİRGÜN KAPINIZI ÇALAR, ÇALACAK! MUTLAKA ÇALACAK!
O sizin kapınızı çalmadan, siz onun kapısından girin. Gerçekten, sonsuza kadar
kaçış muhal ender muhaldir. Gerçekten kaçmanın, kurtulmanın tek bir yolu
vardır; ÖLÜM! Ya ölürsünüz ve gerçek size dokunmaz ve siz de gerçekle tanışmak
zorunda kalmazsınız ya da gerçek size dokunur ve gerçekle tanışırsınız, ölmeden
olursunuz. İki tercihimiz var; Ya ol, ya öl! En büyük ve muhakkak gerçekle
tanışmadan önce küçük ve muvakkat gerçeklerle tanışmak bizim için iyi olandır.
Geçelim!