İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...4...

Özgür DENİZ - 02.02.2026

‘’Bilmek başka, anlamak çok daha başkadır’’ demiş Epiktotes. Keza Mevlana da şöyle demiş ya; ‘’bilmek başka, bulmak başka, olmak çok daha başkadır.’’ Filhakika aynı noktaya varmıyorlar mı? Öyle ya, olmak için önce anlamak iktiza etmez mi? Anlamadığımız için çiğ değil miyiz? Tüm olumsuz yönlerimizin, tiksindirici davranışlarımızın, hasetlerimizin, fesatlıklarımızın, komplekslerimizin, kötülüklerimizin altında yatan şey; gerçeği anlayamamak değil midir? Anlasaydık, böyle olur muyduk? İşte bizim hikayemizin, manifestomuzun odak noktasıda burasıdır; anlamak ve olmak! Elbette bu süreçlerden sonra da önce kendimizi, sonra da dünyayı değiştirmektir ödevimiz. Öyle ya, yorumlarla iştigal etmek abesle iştigal etmektir. Bilmenin hükümsüz kaldığı, anlamanın ancak bir şey ifade edebileceği bir çağda yaşıyoruz. Anlamak zorundayız, behemehal anlamak, başka bir alternatifimiz yok maalesef kurtulmak için. Anlamın, anlamlı yaşamların çağları çok geride kaldı. Bizleri de bugünlere anlamdan ve anlamadan yoksun yaşamlar getirmedi mi? Öyleyse ne zaman; artık zaman anlamak zamanı deyip, daha çok inanmak yerine daha çok anlamayı tercih edeceğiz? Anlamanın öldüğü çağda ise, karanlıkta yaşamaktan başka alternatifimizin kalmadığı, sert bir gerçekliktir. Bu yüzden artık yapmamız gereken yegane şey; anlamaya çalışmaktır. Bilmek için bir çabaya gerekte yoktur haddizatında. Öyle ya, bilgi, gözümüzün önünde, kulağımızın dibinde, dokunduğumuz ve bize dokunan her yerdedir. Ama anlamak tamamen bizdedir, bize bağlıdır, bizim işimizdir, bizim içimizdedir, emek ister, çaba ve gayrete aşıktır anlamak. Anlamak için, vicdanımızın, kalbimizin, kafamızın muhkem olması icap eder. Şöyle dolaylı bir gözlem altına alın çevrenizi, herkes her şeyden bir şeyler bilmiyor mu yahut bir şeyin handiyse her şeyini bilmiyor mu? Peki, anlayan kaç kişiyi görüyorsunuz? Naçizane fikrimce, yok. Eğer anlayan insanlar olsaydık, yaşadığımız çağda hakikatin ölmüş olduğunu ve arayıp bulmamız ve bulduğumuzda da kendisiyle olmamız gereken yegane şeyin hakikat olduğunun farkında olurduk. Anlamak, öyle yüce bir erdemdir ki, belki de erdemlerin anasıdır.

 

Maalesef, hakikatin öldüğü, hatta bizzat insan eliyle öldürüldüğü bir dünyada yaşamaktayız. Hakikat öldüğü vakit, artık istediğiniz gibi yaşayabilirsiniz, çünkü yaşadıklarınızı ölçüp, biçip, tartabileceğiniz bir değeriniz kalmamıştır, dolayısıyla dilediğinizce pislik yapabilirsiniz ve yaptıklarınızı da doğru diye yedirebilirsiniz. Kendiniz de daima doğru yaptığınızı sanırsınız. Zira insançocukları olarak hakikati sevmeyen, hakikati ifşa edenlerden nefret eden varlıklarız. Öyle de değil mi? Pislik egemen değil mi insanlık toğrağında ve bitevi pislik akmıyor mu insanlık toprağına? Rahatsız olan kim, şekvacı olan kim, durun kalabalıklar bu sokak çıkmaz sokak diyen kim? Arşa ulaşmadı mı pisliğin kokusu? Rahatsızlık hisseden kim? Bilakis, herkes insanlık toprağını kaplayan pislikten nemalanmaya çalışmıyor mu yani pislikle beslenmiyor mu? Geroge Orwell öyle demiyor muydu 1984 romanında; ‘’sahteliğin ve sahtekarlığın evrensel düzeyde egemen olduğu bir dünyada, gerçeği haykırmak devrimci bir eylemdir. Fakat insan, gerçeği haykırana düşmandır.’’ Hakikati gözümüze sokan herkesten kaçmak, uzaklaşmak, kurtulmak istiyoruz. Zira rahatımızın kaçmasını, konforumuzun bozulmasını, düzenimizin sarsılmasını istemiyoruz. Çünkü gerçek bizi rahatlatmaz, uyandırır ve uyuyanı uyandırmak kadar kötü bir şey yoktur, uyanan uyandırandan bu yüzden nefret eder, çünkü uyuyanın hiçbir şeyden haberi yoktur, rahatsız olmaz, düşünmez, acı çekmez, huzurludur, hiçbir şey umurunda değildir. Binaenaleyh, hakikatten nefret ediyoruz ve keza onu haykıranlardan da nefret ediyoruz. Hakikat, can acıtıcı bir şeydir, bu yüzden de ona mesafeli durmayı, bilakis yalanlarla avunarak yaşamayı yeğliyoruz. Öyleyse en iyi ilaç uyumaktır değil mi?!? Çünkü insançocukları olarak hakikatten korkuyoruz, binaenaleyh korktuğumuz hakikate düşman oluyoruz, nihayet onu gözümüze sokanlara da kinimizi kusuyoruz. Tabi bizi korkutan nedir onu da söylemliyiz; elbette adaletten yoksun kuvvettir (((kendimiz için değil hepimiz için söylüyorum bunu, çünkü insan elinin ürünü olan düzenlerin hepsi hakikatten ürkerler ve hakikate ancak kendilerini onaylayacakları kadarıyla müsaade ederler, hakikat ise tahrif ve tahrip edilmeden hiçbir yanlışa, yalana onay vermez, veremez, bu da ayrı bir hakikattir. Zira hakikat ve yalan kesin bir çizgiyle birbirinden ayrılmıştır.))) Bu yüzden de hakikate erişeceğimiz tüm noktalardan uzak duruyoruz ve herkesinde uzak durması için elimizden geleni yapıyoruz. Öyle değil mi? Şöyle piyasaya bakınız hakikati seven var mı, hakikati söyleyen var mı, hakikati ortaya koymaya çalışan var mı, hakikati arayan var mı? Münhasıran hakikat diye sunduğumuz yalanlara inanılsın istiyoruz. Hakikati cehennem gibi görüyoruz, zira pislikler içerisinde yüzüyoruz. Tüm işlerimizi, hakikati gizleyerek ve insanlığı pembe yalanlarla aldatarak yapıyoruz ve yürütüyoruz. Çünkü hakikat ortaya çıkarsa bizim yalan olduğumuzun çırılçıplak görüneceği endişesiyle bitevi karanlığın içinde yaşamaya, karanlığın krallığını oynamaya, karanlıkta yaşatmaya mahkûm ediyoruz kendimizi ve herkesi. Hakikate dokunmamak için, ne kadar dolambaçlı yol varsa oralardan yürümeye çalışıyoruz. Sağımızdan yalan akıyor, solumuzdan yalan akıyor, ardımız yalan, önümüz yalan, altımız ve üstümüz yalan, hülasa; hayatımız yalan olmuş. Zira hakikatin önüne insan eliyle yazılan şudur; ‘’dokunma yanarsın!’’ Kim dokunabilir ki gayrı hakikate? Öyleyse münhasıran kendimizin uydurduğu ve kendimizin mutmain olacağımız ve dahi bizi tensip edecek hakikatler peşine düşüyoruz. İşte bizim derdimiz, tam da böylesi bir inhiraftan kurtulmaktır ve şayet kabilse, elimizden geliyorsa ışık yakmaktır, insanlığı behemehal hakikatle buluşturmaktır. Bilakis, topyekûn helak olacağız. İçimizdeki suçlular yüzünden bizde yanacağız. Gelen ateş bizi es geçmeyecek. Tenkidimiz tashihimizdir! Eğer ki boyun büker, eyvallah eder, böyle gelmiş böyle gider dersek, daha çok çırpınırız düzlüğe erişmek için. Daha da kötüye gideriz, ki zaten daha ne kadar kötüye gidebiliriz? Handiyse helakimize ramak kalmış durumdayız. Ama bu meyanda bir daha hiçbir zaman tashihin bile kabil olamayacağı bir noktaya geliriz ki, nedametler de fayda etmez. Bu yüzden bir an evvel silkinip, kendimize gelip, ayağa kalkmanın zamanıdır zaman. Terakki kaydetmenin, tekâmül etmenin ve kâmil bir insan olmanın olmazsa olmaz yegâne önkoşulu hakikatle buluşmaktır, kucaklaşmaktır, hakikatin önünde ne varsa silip, süpürüp atmaktır, bu her ne ise behemehâl yapmaktır. Daha da önemlisi hakikati anlamaktır ve keza yalanı da anlamaktır. Çünkü anlayamazsak ikisini terfik etmek kabil olamaz. İnsanlığın yanlışlarını tashihi kabil olmayan bir raddeye ulaştırmamalıyız. Bilakis dönüşü muhal ender muhal olur ki, ötesi helaktir. Bu meyanda ve bağlamda, ilk evvelinde tashih ettirmemiz, tekâmüle erdirmemiz, inkişaf ettirmemiz ve kemale ulaştırmamız iktiza eden ilk varlık kendimiziz ve her şeye de kendimizden başlamalıyız, zira böylesi bir şeyde muvaffak olabileceğimiz ilk varlık kendimiziz, kendimizde başarı kaydedemezsek, dışımızda başarı kaydetmemiz kabil olamaz. İçindeki kompradoru yenemeyen dışındaki kompradoru yenebilir mi? Kendini değiştremeyenin, dünyayı değiştirmek istemesi sahtekarlık olmaz mı? Öyle ya, kendini düzeltmeyen neyi düzeltebilir ki? Öyleyse, hakikati örtmeye çalışanlara inat biz hakikatin üzerini açmaya ve hakikatin bilgisine erişmeye ikdam etmeliyiz behemehâl ve öz-eleştiriden de hiçbir zaman, hiçbir şekilde endişe ve imtina etmemeliyiz, bilakis memnun olmalıyız. Hatta işin en başında bitevi bir otokontrol halinde olmalıyız ki, kurtuluş manifestosunu da hissetmeli, anlamalı, idrak etmeli ve tatbik etmekten imtina etmemeliyiz. Daha çok eylem, daha az söylem olmalıdır hayatımzıda.

Tarih: 02.02.2026 Okunma: 7

YORUMLAR

Yorumunuzu ekleyin.

İsim: *

E-posta Adresiniz: *

* (E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.)

Yorum: *

Güvenlik Sorusu:
Türkiye'nin başkenti neresidir?