‘’Bilmek başka, anlamak çok daha
başkadır’’ demiş Epiktotes. Keza Mevlana da şöyle demiş ya; ‘’bilmek başka,
bulmak başka, olmak çok daha başkadır.’’ Filhakika aynı noktaya varmıyorlar
mı? Öyle ya, olmak
için önce anlamak
iktiza etmez mi? Anlamadığımız için çiğ değil miyiz? Tüm olumsuz
yönlerimizin, tiksindirici davranışlarımızın, hasetlerimizin,
fesatlıklarımızın, komplekslerimizin, kötülüklerimizin altında yatan şey;
gerçeği anlayamamak değil midir? Anlasaydık, böyle olur muyduk? İşte bizim
hikayemizin, manifestomuzun odak noktasıda burasıdır; anlamak ve olmak! Elbette bu süreçlerden
sonra da önce kendimizi, sonra da dünyayı değiştirmektir ödevimiz. Öyle ya,
yorumlarla iştigal etmek abesle iştigal etmektir. Bilmenin hükümsüz kaldığı,
anlamanın ancak bir şey ifade edebileceği bir çağda yaşıyoruz. Anlamak zorundayız,
behemehal anlamak, başka bir alternatifimiz yok maalesef kurtulmak için. Anlamın,
anlamlı yaşamların çağları çok geride kaldı. Bizleri de bugünlere anlamdan ve
anlamadan yoksun yaşamlar getirmedi mi? Öyleyse ne zaman; artık zaman anlamak zamanı deyip, daha çok
inanmak yerine daha çok anlamayı tercih edeceğiz? Anlamanın öldüğü
çağda ise, karanlıkta yaşamaktan başka alternatifimizin kalmadığı, sert bir
gerçekliktir. Bu yüzden artık yapmamız gereken yegane şey; anlamaya
çalışmaktır. Bilmek için bir çabaya gerekte yoktur haddizatında. Öyle ya,
bilgi, gözümüzün önünde, kulağımızın dibinde, dokunduğumuz ve bize dokunan her
yerdedir. Ama anlamak tamamen bizdedir, bize bağlıdır, bizim işimizdir, bizim
içimizdedir, emek ister, çaba ve gayrete aşıktır anlamak. Anlamak için,
vicdanımızın, kalbimizin, kafamızın muhkem olması icap eder. Şöyle dolaylı bir
gözlem altına alın çevrenizi, herkes her şeyden bir şeyler bilmiyor mu yahut
bir şeyin handiyse her şeyini bilmiyor mu? Peki, anlayan kaç kişiyi
görüyorsunuz? Naçizane fikrimce, yok. Eğer anlayan insanlar olsaydık,
yaşadığımız çağda hakikatin ölmüş olduğunu ve arayıp bulmamız ve bulduğumuzda
da kendisiyle olmamız gereken yegane şeyin hakikat olduğunun farkında olurduk. Anlamak, öyle yüce
bir erdemdir ki, belki de erdemlerin anasıdır.
Maalesef, hakikatin öldüğü, hatta
bizzat insan eliyle öldürüldüğü bir dünyada yaşamaktayız. Hakikat öldüğü vakit,
artık istediğiniz gibi yaşayabilirsiniz, çünkü yaşadıklarınızı ölçüp, biçip,
tartabileceğiniz bir değeriniz kalmamıştır, dolayısıyla dilediğinizce pislik
yapabilirsiniz ve yaptıklarınızı da doğru diye yedirebilirsiniz. Kendiniz de daima
doğru yaptığınızı sanırsınız. Zira insançocukları olarak hakikati sevmeyen,
hakikati ifşa edenlerden nefret eden varlıklarız. Öyle de değil mi? Pislik
egemen değil mi insanlık toğrağında ve bitevi pislik akmıyor mu insanlık toprağına?
Rahatsız olan kim, şekvacı olan kim, durun kalabalıklar bu sokak çıkmaz sokak
diyen kim? Arşa ulaşmadı mı pisliğin kokusu? Rahatsızlık hisseden kim? Bilakis,
herkes insanlık toprağını kaplayan pislikten nemalanmaya çalışmıyor mu yani
pislikle beslenmiyor mu? Geroge Orwell öyle demiyor muydu 1984
romanında; ‘’sahteliğin
ve sahtekarlığın evrensel düzeyde egemen olduğu bir dünyada, gerçeği haykırmak
devrimci bir eylemdir. Fakat insan, gerçeği haykırana düşmandır.’’ Hakikati
gözümüze sokan herkesten kaçmak, uzaklaşmak, kurtulmak istiyoruz. Zira
rahatımızın kaçmasını, konforumuzun bozulmasını, düzenimizin sarsılmasını
istemiyoruz. Çünkü gerçek bizi rahatlatmaz, uyandırır ve uyuyanı uyandırmak
kadar kötü bir şey yoktur, uyanan uyandırandan bu yüzden nefret eder, çünkü
uyuyanın hiçbir şeyden haberi yoktur, rahatsız olmaz, düşünmez, acı çekmez,
huzurludur, hiçbir şey umurunda değildir. Binaenaleyh, hakikatten nefret
ediyoruz ve keza onu haykıranlardan da nefret ediyoruz. Hakikat, can acıtıcı
bir şeydir, bu yüzden de ona mesafeli durmayı, bilakis yalanlarla avunarak yaşamayı
yeğliyoruz. Öyleyse en iyi ilaç uyumaktır değil mi?!? Çünkü insançocukları
olarak hakikatten korkuyoruz, binaenaleyh korktuğumuz hakikate düşman oluyoruz,
nihayet onu gözümüze sokanlara da kinimizi kusuyoruz. Tabi bizi korkutan nedir
onu da söylemliyiz; elbette adaletten yoksun kuvvettir (((kendimiz için değil hepimiz için söylüyorum
bunu, çünkü insan elinin ürünü olan düzenlerin hepsi hakikatten ürkerler ve
hakikate ancak kendilerini onaylayacakları kadarıyla müsaade ederler, hakikat
ise tahrif ve tahrip edilmeden hiçbir yanlışa, yalana onay vermez, veremez, bu
da ayrı bir hakikattir. Zira hakikat ve yalan kesin bir çizgiyle birbirinden
ayrılmıştır.))) Bu yüzden de hakikate erişeceğimiz tüm noktalardan
uzak duruyoruz ve herkesinde uzak durması için elimizden geleni yapıyoruz. Öyle
değil mi? Şöyle piyasaya bakınız hakikati seven var mı, hakikati söyleyen var
mı, hakikati ortaya koymaya çalışan var mı, hakikati arayan var mı? Münhasıran
hakikat diye sunduğumuz yalanlara inanılsın istiyoruz. Hakikati cehennem gibi
görüyoruz, zira pislikler içerisinde yüzüyoruz. Tüm işlerimizi, hakikati
gizleyerek ve insanlığı pembe yalanlarla aldatarak yapıyoruz ve yürütüyoruz.
Çünkü hakikat ortaya çıkarsa bizim yalan olduğumuzun çırılçıplak görüneceği
endişesiyle bitevi karanlığın içinde yaşamaya, karanlığın krallığını oynamaya,
karanlıkta yaşatmaya mahkûm ediyoruz kendimizi ve herkesi. Hakikate dokunmamak için,
ne kadar dolambaçlı yol varsa oralardan yürümeye çalışıyoruz. Sağımızdan yalan
akıyor, solumuzdan yalan akıyor, ardımız yalan, önümüz yalan, altımız ve
üstümüz yalan, hülasa; hayatımız yalan olmuş. Zira hakikatin önüne insan eliyle
yazılan şudur; ‘’dokunma
yanarsın!’’ Kim dokunabilir ki gayrı hakikate? Öyleyse münhasıran
kendimizin uydurduğu ve kendimizin mutmain olacağımız ve dahi bizi tensip
edecek hakikatler peşine düşüyoruz. İşte bizim derdimiz, tam da böylesi bir
inhiraftan kurtulmaktır ve şayet kabilse, elimizden geliyorsa ışık yakmaktır,
insanlığı behemehal hakikatle buluşturmaktır. Bilakis, topyekûn helak olacağız.
İçimizdeki suçlular yüzünden bizde yanacağız. Gelen ateş bizi es geçmeyecek. Tenkidimiz
tashihimizdir! Eğer ki boyun büker, eyvallah eder, böyle gelmiş
böyle gider dersek, daha çok çırpınırız düzlüğe erişmek için. Daha da kötüye
gideriz, ki zaten daha ne kadar kötüye gidebiliriz? Handiyse helakimize ramak
kalmış durumdayız. Ama bu meyanda bir daha hiçbir zaman tashihin bile kabil
olamayacağı bir noktaya geliriz ki, nedametler de fayda etmez. Bu yüzden bir an
evvel silkinip, kendimize gelip, ayağa kalkmanın zamanıdır zaman. Terakki
kaydetmenin, tekâmül etmenin ve kâmil bir insan olmanın olmazsa olmaz yegâne
önkoşulu hakikatle buluşmaktır, kucaklaşmaktır, hakikatin önünde ne varsa
silip, süpürüp atmaktır, bu her ne ise behemehâl yapmaktır. Daha da önemlisi
hakikati anlamaktır ve keza yalanı da anlamaktır. Çünkü anlayamazsak ikisini
terfik etmek kabil olamaz. İnsanlığın yanlışlarını tashihi kabil
olmayan bir raddeye ulaştırmamalıyız. Bilakis dönüşü muhal ender muhal olur ki,
ötesi helaktir. Bu meyanda ve bağlamda, ilk evvelinde tashih ettirmemiz,
tekâmüle erdirmemiz, inkişaf ettirmemiz ve kemale ulaştırmamız iktiza eden ilk
varlık kendimiziz ve her şeye de kendimizden başlamalıyız, zira böylesi bir
şeyde muvaffak olabileceğimiz ilk varlık kendimiziz, kendimizde başarı
kaydedemezsek, dışımızda başarı kaydetmemiz kabil olamaz. İçindeki kompradoru
yenemeyen dışındaki kompradoru yenebilir mi? Kendini değiştremeyenin, dünyayı
değiştirmek istemesi sahtekarlık olmaz mı? Öyle ya, kendini düzeltmeyen neyi
düzeltebilir ki? Öyleyse, hakikati örtmeye çalışanlara inat biz hakikatin
üzerini açmaya ve hakikatin bilgisine erişmeye ikdam etmeliyiz behemehâl ve öz-eleştiriden
de hiçbir zaman, hiçbir şekilde endişe ve imtina etmemeliyiz, bilakis memnun
olmalıyız. Hatta işin en başında bitevi bir otokontrol halinde olmalıyız ki, kurtuluş
manifestosunu da hissetmeli, anlamalı, idrak etmeli ve tatbik etmekten imtina
etmemeliyiz. Daha
çok eylem, daha az söylem olmalıdır hayatımzıda.