Bir olguyu ve o olgunun sebep olduğu
olayı tahkik, tetkik ve tahlil edip, sonucuna göre tasvip etmek yahut tenkit
etmek, şayet doğruysa tensip etmek, bilakis yanlışlık varsa onu tashih etmek
maksatlı olabilir ancak, aksi durumda tenkit anlamını kaybeder ve kusurlu olur.
Öyle ya, malayani ile iştigal eden maksadı sarf-ı nazar eyler ama bedelini de
ağır öder. Elbette tüm bu süreçte ilk evvelde olguyu ve olayı gerçekten anlamış
olmamız elzemdir, bilakis anlaşılmayan bir şey hakkında rastgele hüküm vermek
ve verilen hükme göre tavır almak absürt olur. Velakin biz kendimizi her şeyi
bilen biri olarak gördüğümüz için anlamaya gerek duymadan karar verebiliyoruz
şeyler hakkında. Sonuç ne oluyor? Koskoca bir yıkım, fecaat, felaket, helâket. Sonucu
anladığımızda da iş işten geçmiş oluyor, heyhat! Sonucu da bir şekilde
anlıyoruz, belki yine anlamıyoruz ama ciğerlerimiz sızlayınca metazori anlamış
gibi oluyoruz. Öldükten sonra anlamak ne fayda! Anlamak hem bu kadar meşakkatli
hem de öylesine ulvi mahiyeti haiz bir erdemdir ki, dünyayı değiştirebilenler
bu yüzden ancak anlayabilenler olmuşlardır ve olacaklardır. Tabi bu meyanda mühim
olan bir şeyi yanlış olduğu düşüncesiyle yok etmek değildir, yapabiliyorsak onu
tashih etmek ve özünü koruyarak yeniden inşa etmek daha akıllıca olur. Öyle ya
yıkmaktan daha kolay ne var, önemli olan yapabilmektir. Ama insan denilen
yaratık yıkmaktan hazzettiği kadar hiçbir şeyden hazzetmez. Bir düşünce
serdetmek ancak yanlışları cerhetmek adına olabilir yoksa ortaya konulan
düşüncenin tolere edilmesini sağlamak ve kendimizi mutlak hakikatmiş gibi
göstermek için değil yahut kasıtlı olarak doğru bir düşünceyi ıskat etmek adına
değil. İnsan denilen varlık, ne kadar da müptezel bir varlık gerçekten. Güzel bir
şey gördümü onu yok etmeden duramıyor yahut iyi bir şeyi illa kötü göstermekten
haz alıyor. Maateessüf insanlık için pekte iç açıcı bir durumda değiliz, hiçbir
yönde. Her tarafta sapıtmış ve batmış haldeyiz. Kör kuyulardan bağırıyoruz ama
duyan yok. Zira duyması gereken zamanda duymamış, kulaklarını iyice tıkamış. Duyarsan
duyulursun! Hatta zifiri karanlığın içinde her türlü pisliğe bulaşmış ve
boğulmak üzere bir haldeyiz. Ve bunu bile isteye kendimiz hak ettik. Kendine ettiğini
kimse sana edemez, bu değişmez bir gerçekliktir, bilip, görüp, algılayıp anlamamız
için durduğu yerde öylece durur. Anlayıp gerekeni yapmazsak bedelini ağır
ödetir. İnsanız diyebileceğimiz bir durumda bile değiliz maateessüf. Yemin
ederim değiliz, derin düşünürsek, sarih ve beliğ olarak olgulara ve olaylara
göz atarsak ancak farkına varabiliriz bunun böyle olduğunun. Bunu başarabilmemiz
de anlayabilmemize merbuttur. Keşke zevahirde nasıl insan görünüpte batında
nasıl insan olamadığımızı sarahaten izah ve izhar edebilsek ama dokunur insan
olamayan mahlûklara ve hayatı zindan eylerler bize. Oysa birgün mutlaka
çırılçıplak hakikati izhar etmekten zerre imtina etmeyeceğiz. İşte o gün
hakikatten kaçış kabil olmayacaktır, birgün mutlaka hakikatle büyük buluşma
tahakkuk edecektir. Öyle ya dünya menfaati tatlıdır ve kaybetmesi acıdır. Gerçekler
acı ve ağır geliyorsa, bu bendenizin suçum değildir, içine düştüğümüz resmin en
bedihi ifadesidir. Biz namuslu ve şerefli olarak gördüğümüz resmi çizmekten
başka hiçbir şey yapmıyoruz. Tahrif ve tahrip etmiyoruz hiçbir şeyi. Ve biz
yapmadık bunu ama anlatmakla mükellefiz ve anlatmak suç teşkil etmez, bilakis behemehal
ifa ve icra etmemiz iktiza eden en kutsal ödevimizdir hakikati izah ve izhar etmek. Gerçeği
haykırmak ne zaman suç sayıldı ve böyle bir şey kabil midir? Mevcut resimden
rahatsız oluyorsan o zaman doğru düzgün resim vereceksin pezevenk. Sen kahpelik
yapacaksın, biz adam çizecez öyle mi? Sen namussuz olacaksın özünde ama benim
gözümde en namuslu olacaksın öyle mi? Hadi ordan pezevenk. Bugün çalakalem her
şeyi yazıyoruz, fevkalade edebiyat yapıyoruz, güya felsefemiz var, çok süslü
cümleler kuruyoruz ama tüm bunların içinde hakikate dokunan tek bir söz
etmiyoruz. Yemin ediyorum etmiyoruz, yapmıyoruz bunu. Niye, niye, niye? Dünya bize
gelsin, önümüze serilsin diye. Adi ve aşağılık yaratıklarız. Oysa edebiyat
düzen bozucu, felsefe de şahsiyet inşa edici mahiyeti haizdir. Ama biz dünya
leşinin başına üşüşmüş itten farksızız. Kemik kırıntılarını paylaşıyoruz, hatta
paylaşamıyoruz, her tarafımız bir diğer it tarafından ısırılmış, yara bere
içinde. Ne tenkidimiz oluyor ne de teklifimiz, yazmış olmak için yazıyoruz,
söylemiş olmak için söylüyoruz, konuşmuş olmak için konuşuyoruz. Ivır zıvır,
boş, sığ, kof şeylerle iştigal ediyoruz, böyle olunca da maksad hasıl olmuyor. Zaten
bir maksadımız da bulunmuyor. Hatta maksadın hasıl olmasını isteyen kim değil
mi ya? Öyle ya, malayani ile iştigal etmek, maksadı geri bırakır. Malayaniyi
kim bırakır? Ama kendimizi akıllı ve zeki sanmakta pek mahiriz. Aptalca,
ahmakça şeyleri yapmakta böyleyiz ama, akıllıca hiçbir işle işimiz olmuyor. Yani
zır cahiliz, cahil olduğumuzu bile farkedemeyecek kadar cahiliz. Cahiliz; çünkü
sekteriz, çünkü olguyu bilmiyoruz, çünkü olayı algılayamıyoruz, çünkü anlama
yetimiz yok, çünkü yaltaklıktan beynimiz yanmış, zaten boş olan beynimiz
yanmayıpta ne yapsın? Dalkavukluktan, şarlatanlıktan öte gidemiyor hiçbir
davranışımız. Sergilediğimiz iğrenç ve aşağılık davranışları zekilik sanacak
kadar malız. Peki, burada insanlığın göstergesi olabilecek tek bir hüccetimiz
var mı? Filhakika tüm varlığımızla insanlığa mugayir duruyoruz da bunu fark
edecek zeka nerede? Hayır, bilakis insan olmadığımıza bin türlü hüccetimiz
olabilir belki. İzah ederek izhar edelim mi, var mıyız, yüreğimiz ve
cesaretimiz var mı buna eyvallah edecek? Böylesi bir şey asla ve kata kabil
olmaz, çünkü pislik olduğumuzun faş edilmesinden hazzetmeyiz, zira göründüğümüz
gibi olmadığımız ortaya çıkar ve iyi görünerek kazandığımız her şeyi kaybederiz
ama bunu hiç istemeyiz. Niye böyleyiz? Çünkü kendimize ve kendimiz gibi
olanlara tapınç içindeyiz ve insan olduğumuz vakit Rabler edindiğimiz herkesin
boyası dökülüverecektir. Tanrıcıkların oyunu bozulacaktır. Kral çıplak
kalacaktır, takke düşüp kel görünecektir ama böylesi bir şeyinde beri yandan
dünya menfaatlerimize ağır darbeler indirmesi söz konusu olacaktır ve işte
bizim de insanlığımızı kaybettiğimiz ilk adımlardan birisi burada atılmaktadır.
Yani ne yapıyorsak kendi ellerimizle yapıyoruz ve kendi ellerimizle ektiğimizi
biçiyoruz. Niye onurlu yaşam yolunu tercih etmiyoruz da, onursuzca yaşamayı ama
onurlu yaşıyormuşuz gibi görünmeyi tercih ediyoruz? Niye çürük bir ağaca
sarılmakta inat ediyoruz, oysa nice ağaçlar var, gidip başka bir ağaca sarılsak
olmaz mı, o da çürürse yine eskiden sarıldıklarımıza sarılabiliriz yahut bir
başkasına ama hayır ille de aynı ağaca sarılıp duracaz ve onunla birlikte bizde
çürüyecez, burada mantığın, aklın emaresi olabilir mi, burada cehaletin en
ağırı, sekterliğin en keskini yok mu? Fani bir ömrü bakileştirmek varken yine
faniliğe mahkum etmek ne kadar akılıcadır? İnsana dair ulvi değerlerle boyanıp
yaşamak varken, hayvani içgüdülerimizle hareket ederek değerimizi düşürmenin
mantığı nedir? Dünnya gibi birgün kaybedeceğimiz, ne kadar taparsak tapalım
elimizden uçup gidecek bir şeye bağlanmak, sımsıkı sarılmak, onun için her
türlü ulvi ve kutsal değerlerden ve onurlu varlığımızdan taviz vermek, insanlık
şerefinden vazgeçmek geri zekalılıktan başka nedir? İşte bu yüzden dedim
görünmekle olmak çok ayrı şeylerdir diye. Anlamak ve olmak gibi. Tıpkı bilmekle
anlamanın çok ayrı şeyler olduğu gibi. İnsan görünmekle insan olmak arasında
uçurum vardır. Epiktotes
ne demişti; ‘’bilmek başka, anlamak çok daha başkadır.’’ Öyleyse
bizler bir an evvel görünmeden olmaya ve bilmeden anlamaya doğru evrilmeliyiz
ve yeniden insan olabilmemin yollarını aramalıyız. Kendimizi insan gibi
göstermek hiçbir derdimize deva değildir ve olamaz da. Ki, böyle yapmakla kimse
de bizi insan görmez, münhasıran görüyormuş gibi davranır. Niye her zamanda,
şartta ve koşulda münhasıran hakikate bağlı kalmıyor da, her devrin şartlarına
ve koşullarına göre davranıyoruz? Sonra da çarkımız yavaşlayınca yahut dönmez
olunca, çıkarlarımız zedelenince yeniden hakikate dönüyoruz? Dönemsel olarak hakikate
başvurduğumuzda insan mı oluyoruz? Bugün, bir şeyin yanlış olduğunu bile bile
yap, o yanlışı sana yaptıran güç zayıflayınca hemen doğru olanı söyle yine
yanlış yapabileceğin konuma gelinceye kadar, burada hangi insanlık
barınmaktadır behey pezevenk? Oysa hakikat tektir ve her zamanda, zeminde
aynıdır, değişmez. Hayır, bilakis yüzümüze tükürülüyor ama duyumsamıyoruz
sadece. Oysa her devirde hakikate ram olsak, bağlı kalsak, her devirde saygı
duyulan oluruz ve insan olduğumuzun bile fevkine varır, kendi kendimizle onur
duyarız, söylediklerimizde her devirde dikkate alınır. Tanrı ile aldanan zavallılarız, cahilleriz,
sekterleriz. Dünya leşinin başına toplanmış itlerden zerre farkımız yok. Anlarsanız,
anlattıklarımızın saf, berrak, lekesiz, çırılçıplak hakikatler olduğunu
farkedeceksiniz.
İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...5...
Özgür DENİZ - 03.02.2026
Tarih: 03.02.2026
Okunma: 10
YORUMLAR
Yorumunuzu ekleyin.