İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...5...

Özgür DENİZ - 03.02.2026

Bir olguyu ve o olgunun sebep olduğu olayı tahkik, tetkik ve tahlil edip, sonucuna göre tasvip etmek yahut tenkit etmek, şayet doğruysa tensip etmek, bilakis yanlışlık varsa onu tashih etmek maksatlı olabilir ancak, aksi durumda tenkit anlamını kaybeder ve kusurlu olur. Öyle ya, malayani ile iştigal eden maksadı sarf-ı nazar eyler ama bedelini de ağır öder. Elbette tüm bu süreçte ilk evvelde olguyu ve olayı gerçekten anlamış olmamız elzemdir, bilakis anlaşılmayan bir şey hakkında rastgele hüküm vermek ve verilen hükme göre tavır almak absürt olur. Velakin biz kendimizi her şeyi bilen biri olarak gördüğümüz için anlamaya gerek duymadan karar verebiliyoruz şeyler hakkında. Sonuç ne oluyor? Koskoca bir yıkım, fecaat, felaket, helâket. Sonucu anladığımızda da iş işten geçmiş oluyor, heyhat! Sonucu da bir şekilde anlıyoruz, belki yine anlamıyoruz ama ciğerlerimiz sızlayınca metazori anlamış gibi oluyoruz. Öldükten sonra anlamak ne fayda! Anlamak hem bu kadar meşakkatli hem de öylesine ulvi mahiyeti haiz bir erdemdir ki, dünyayı değiştirebilenler bu yüzden ancak anlayabilenler olmuşlardır ve olacaklardır. Tabi bu meyanda mühim olan bir şeyi yanlış olduğu düşüncesiyle yok etmek değildir, yapabiliyorsak onu tashih etmek ve özünü koruyarak yeniden inşa etmek daha akıllıca olur. Öyle ya yıkmaktan daha kolay ne var, önemli olan yapabilmektir. Ama insan denilen yaratık yıkmaktan hazzettiği kadar hiçbir şeyden hazzetmez. Bir düşünce serdetmek ancak yanlışları cerhetmek adına olabilir yoksa ortaya konulan düşüncenin tolere edilmesini sağlamak ve kendimizi mutlak hakikatmiş gibi göstermek için değil yahut kasıtlı olarak doğru bir düşünceyi ıskat etmek adına değil. İnsan denilen varlık, ne kadar da müptezel bir varlık gerçekten. Güzel bir şey gördümü onu yok etmeden duramıyor yahut iyi bir şeyi illa kötü göstermekten haz alıyor. Maateessüf insanlık için pekte iç açıcı bir durumda değiliz, hiçbir yönde. Her tarafta sapıtmış ve batmış haldeyiz. Kör kuyulardan bağırıyoruz ama duyan yok. Zira duyması gereken zamanda duymamış, kulaklarını iyice tıkamış. Duyarsan duyulursun! Hatta zifiri karanlığın içinde her türlü pisliğe bulaşmış ve boğulmak üzere bir haldeyiz. Ve bunu bile isteye kendimiz hak ettik. Kendine ettiğini kimse sana edemez, bu değişmez bir gerçekliktir, bilip, görüp, algılayıp anlamamız için durduğu yerde öylece durur. Anlayıp gerekeni yapmazsak bedelini ağır ödetir. İnsanız diyebileceğimiz bir durumda bile değiliz maateessüf. Yemin ederim değiliz, derin düşünürsek, sarih ve beliğ olarak olgulara ve olaylara göz atarsak ancak farkına varabiliriz bunun böyle olduğunun. Bunu başarabilmemiz de anlayabilmemize merbuttur. Keşke zevahirde nasıl insan görünüpte batında nasıl insan olamadığımızı sarahaten izah ve izhar edebilsek ama dokunur insan olamayan mahlûklara ve hayatı zindan eylerler bize. Oysa birgün mutlaka çırılçıplak hakikati izhar etmekten zerre imtina etmeyeceğiz. İşte o gün hakikatten kaçış kabil olmayacaktır, birgün mutlaka hakikatle büyük buluşma tahakkuk edecektir. Öyle ya dünya menfaati tatlıdır ve kaybetmesi acıdır. Gerçekler acı ve ağır geliyorsa, bu bendenizin suçum değildir, içine düştüğümüz resmin en bedihi ifadesidir. Biz namuslu ve şerefli olarak gördüğümüz resmi çizmekten başka hiçbir şey yapmıyoruz. Tahrif ve tahrip etmiyoruz hiçbir şeyi. Ve biz yapmadık bunu ama anlatmakla mükellefiz ve anlatmak suç teşkil etmez, bilakis behemehal ifa ve icra etmemiz iktiza eden en kutsal ödevimizdir hakikati izah ve izhar etmek. Gerçeği haykırmak ne zaman suç sayıldı ve böyle bir şey kabil midir? Mevcut resimden rahatsız oluyorsan o zaman doğru düzgün resim vereceksin pezevenk. Sen kahpelik yapacaksın, biz adam çizecez öyle mi? Sen namussuz olacaksın özünde ama benim gözümde en namuslu olacaksın öyle mi? Hadi ordan pezevenk. Bugün çalakalem her şeyi yazıyoruz, fevkalade edebiyat yapıyoruz, güya felsefemiz var, çok süslü cümleler kuruyoruz ama tüm bunların içinde hakikate dokunan tek bir söz etmiyoruz. Yemin ediyorum etmiyoruz, yapmıyoruz bunu. Niye, niye, niye? Dünya bize gelsin, önümüze serilsin diye. Adi ve aşağılık yaratıklarız. Oysa edebiyat düzen bozucu, felsefe de şahsiyet inşa edici mahiyeti haizdir. Ama biz dünya leşinin başına üşüşmüş itten farksızız. Kemik kırıntılarını paylaşıyoruz, hatta paylaşamıyoruz, her tarafımız bir diğer it tarafından ısırılmış, yara bere içinde. Ne tenkidimiz oluyor ne de teklifimiz, yazmış olmak için yazıyoruz, söylemiş olmak için söylüyoruz, konuşmuş olmak için konuşuyoruz. Ivır zıvır, boş, sığ, kof şeylerle iştigal ediyoruz, böyle olunca da maksad hasıl olmuyor. Zaten bir maksadımız da bulunmuyor. Hatta maksadın hasıl olmasını isteyen kim değil mi ya? Öyle ya, malayani ile iştigal etmek, maksadı geri bırakır. Malayaniyi kim bırakır? Ama kendimizi akıllı ve zeki sanmakta pek mahiriz. Aptalca, ahmakça şeyleri yapmakta böyleyiz ama, akıllıca hiçbir işle işimiz olmuyor. Yani zır cahiliz, cahil olduğumuzu bile farkedemeyecek kadar cahiliz. Cahiliz; çünkü sekteriz, çünkü olguyu bilmiyoruz, çünkü olayı algılayamıyoruz, çünkü anlama yetimiz yok, çünkü yaltaklıktan beynimiz yanmış, zaten boş olan beynimiz yanmayıpta ne yapsın? Dalkavukluktan, şarlatanlıktan öte gidemiyor hiçbir davranışımız. Sergilediğimiz iğrenç ve aşağılık davranışları zekilik sanacak kadar malız. Peki, burada insanlığın göstergesi olabilecek tek bir hüccetimiz var mı? Filhakika tüm varlığımızla insanlığa mugayir duruyoruz da bunu fark edecek zeka nerede? Hayır, bilakis insan olmadığımıza bin türlü hüccetimiz olabilir belki. İzah ederek izhar edelim mi, var mıyız, yüreğimiz ve cesaretimiz var mı buna eyvallah edecek? Böylesi bir şey asla ve kata kabil olmaz, çünkü pislik olduğumuzun faş edilmesinden hazzetmeyiz, zira göründüğümüz gibi olmadığımız ortaya çıkar ve iyi görünerek kazandığımız her şeyi kaybederiz ama bunu hiç istemeyiz. Niye böyleyiz? Çünkü kendimize ve kendimiz gibi olanlara tapınç içindeyiz ve insan olduğumuz vakit Rabler edindiğimiz herkesin boyası dökülüverecektir. Tanrıcıkların oyunu bozulacaktır. Kral çıplak kalacaktır, takke düşüp kel görünecektir ama böylesi bir şeyinde beri yandan dünya menfaatlerimize ağır darbeler indirmesi söz konusu olacaktır ve işte bizim de insanlığımızı kaybettiğimiz ilk adımlardan birisi burada atılmaktadır. Yani ne yapıyorsak kendi ellerimizle yapıyoruz ve kendi ellerimizle ektiğimizi biçiyoruz. Niye onurlu yaşam yolunu tercih etmiyoruz da, onursuzca yaşamayı ama onurlu yaşıyormuşuz gibi görünmeyi tercih ediyoruz? Niye çürük bir ağaca sarılmakta inat ediyoruz, oysa nice ağaçlar var, gidip başka bir ağaca sarılsak olmaz mı, o da çürürse yine eskiden sarıldıklarımıza sarılabiliriz yahut bir başkasına ama hayır ille de aynı ağaca sarılıp duracaz ve onunla birlikte bizde çürüyecez, burada mantığın, aklın emaresi olabilir mi, burada cehaletin en ağırı, sekterliğin en keskini yok mu? Fani bir ömrü bakileştirmek varken yine faniliğe mahkum etmek ne kadar akılıcadır? İnsana dair ulvi değerlerle boyanıp yaşamak varken, hayvani içgüdülerimizle hareket ederek değerimizi düşürmenin mantığı nedir? Dünnya gibi birgün kaybedeceğimiz, ne kadar taparsak tapalım elimizden uçup gidecek bir şeye bağlanmak, sımsıkı sarılmak, onun için her türlü ulvi ve kutsal değerlerden ve onurlu varlığımızdan taviz vermek, insanlık şerefinden vazgeçmek geri zekalılıktan başka nedir? İşte bu yüzden dedim görünmekle olmak çok ayrı şeylerdir diye. Anlamak ve olmak gibi. Tıpkı bilmekle anlamanın çok ayrı şeyler olduğu gibi. İnsan görünmekle insan olmak arasında uçurum vardır. Epiktotes ne demişti; ‘’bilmek başka, anlamak çok daha başkadır.’’ Öyleyse bizler bir an evvel görünmeden olmaya ve bilmeden anlamaya doğru evrilmeliyiz ve yeniden insan olabilmemin yollarını aramalıyız. Kendimizi insan gibi göstermek hiçbir derdimize deva değildir ve olamaz da. Ki, böyle yapmakla kimse de bizi insan görmez, münhasıran görüyormuş gibi davranır. Niye her zamanda, şartta ve koşulda münhasıran hakikate bağlı kalmıyor da, her devrin şartlarına ve koşullarına göre davranıyoruz? Sonra da çarkımız yavaşlayınca yahut dönmez olunca, çıkarlarımız zedelenince yeniden hakikate dönüyoruz? Dönemsel olarak hakikate başvurduğumuzda insan mı oluyoruz? Bugün, bir şeyin yanlış olduğunu bile bile yap, o yanlışı sana yaptıran güç zayıflayınca hemen doğru olanı söyle yine yanlış yapabileceğin konuma gelinceye kadar, burada hangi insanlık barınmaktadır behey pezevenk? Oysa hakikat tektir ve her zamanda, zeminde aynıdır, değişmez. Hayır, bilakis yüzümüze tükürülüyor ama duyumsamıyoruz sadece. Oysa her devirde hakikate ram olsak, bağlı kalsak, her devirde saygı duyulan oluruz ve insan olduğumuzun bile fevkine varır, kendi kendimizle onur duyarız, söylediklerimizde her devirde dikkate alınır. Tanrı ile aldanan zavallılarız, cahilleriz, sekterleriz. Dünya leşinin başına toplanmış itlerden zerre farkımız yok. Anlarsanız, anlattıklarımızın saf, berrak, lekesiz, çırılçıplak hakikatler olduğunu farkedeceksiniz.

Tarih: 03.02.2026 Okunma: 10

YORUMLAR

Yorumunuzu ekleyin.

İsim: *

E-posta Adresiniz: *

* (E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.)

Yorum: *

Güvenlik Sorusu:
Türkiye'nin başkenti neresidir?