ALDATILDIK, ALDANDIK...

Özgür DENİZ - 21.11.2020

Acı da olsa gerçek yapıcıdır, yaratıcıdır. Bu yüzden gerçekten kopmamak, ona sımsıkı sarılmak, inadına onu aramak ve gerçeği bilmeye, görmeye tahammül etmek gerekir. Gerçekten kopuş, hayattan kopuşu tevlit eder. Gerçekten kaçan, yalanların bataklığında yok olmaya mahkûmdur. Gerçeği bilmeye ve görmeye cesaret edin. Yalan uyuşturur, gerçek uyandırır! Geçelim! Bu toplumun çocukları insan yerine konulmaya konulmaya insan nedir ve kimdir, nasıl insan olunur, insanca yaşamak nasıl olur ve bunun için ne yapılır unutmuşlar maalesef. Binaenaleyh, insana dair hiçbir yetiyi kullanmıyorlar yahut kullanabilecek kadar cesaretli ve basiretli değiller. Çünkü bu topraklarda hep birileri insandan sayılırken, birileri zımnen de olsa tezyif ve tahkir edilmişler mütemadiyen ve buna öyle alıştırılmışlar ki, ciğerlerine dek kanıksamaları sağlanmış bu vahim durumu. Her şey hep birileri için olmuş burada. Birileri hep ayrıcalıklı görülmüş. Kazanan münhasıran birileri olmuş. Güzelliğe, mutluluğa, sevince, özgürlüğe, umutlu olmaya, hülasa; insanca yaşamaya her daim birileri seza görülmüş. Birileri de hep işlenen günahların bedelini ödemek, ölmek ve sürekli vermek için var olmuşlar, çünkü ömürleri boyunca bundan başka hiçbir şey bilmemişler ve yapmamışlar. Birileri ne kadar suç işlerlerse işlesinler hep suçsuz olarak görülmüşler, birileri ise isteseler de pir-ü pak olsunlar hep suçlu görülmeye mahkûm olmuşlar. Acıyı yudum yudum içmişler ve adeta acının madeni olmuşlar. Mütemadiyen acılardan acılara sürgün kılınmışlar ama buna da hiçbir vakit itiraz etmemişler, çünkü böylesi bir yaşama layık olduklarına inanmışlar bir kere. Artık insan olmadıklarına, insana dair hiçbir şeye layık olmadıklarına öyle bir inandırılmışlar ki, acı yaşamadıkları günü yaşadıkları gün diye var saymamışlar. Kendilerine ne layık görüldüyse, ona layık olduklarına inanmışlar. Şimdi birileri tutupta böylesi bir şey kabil değil, bu külliyen safsatadan ibaret derse, inelim mi olayın dip derinliklerine doğru denilir. İnmeye de yürek ve cesaret gerekir. Keza üstün bir zekâ gerekir. Bu toplumun çocukları bir bebek gibi büyütülmüşler, kulaklarına ninniler söylenmiş ve hep uyutulmuşlar. İtiraz ve isyan etmemeleri için de daima cahil bırakılmışlar. Mazi nostaljileriyle avutulmuşlar. Bitevi kof nutuklar irad edilmiş karşılarında ve sefaletin türküsünü terennüm etmişler mütemadiyen kulaklarına. Uyudukları yerde de unutulmuşlar, uyanmaya başladıklarında da ya da böyle bir emare gösterdiklerinde hemen beşikleri sallanmaya başlanmış ve yeniden uyutulmuşlar. Yaşatmışlar ama yaşamak nedir hiçbir zaman bilmemişler ve yaşamak olarak yaşadıklarını bilmişler münhasıran. Sürekli beslemişler, büyütmüşler, yaşatmışlar ama kendileri hep dışarıda bırakılmış. Din diyerek çalınmış hayatları, vatan diyerek çalınmış, cumhuriyet diyerek çalınmış. Dinin de, vatanın da, cumhuriyetin de kendisi için varolduğu hiç söylenmemiş. Din, kendisinin varolması için varken, ona; sen, din için varsın denmiş. Vatan, kendisinin, üzerinde insanca yaşaması için varken, ona; sen, vatan için gerekirse bir köle gibi yaşamak, vergini vermek ve vatan var olsun diye gerektiğinde ölmek için varsın denmiş. Cumhuriyet, kendisinin özgür bir birey olarak yaşaması için varken, ona; sen, cumhuriyeti korumak, gerekirse onun için kendini feda etmek için varsın denmiş. Din diye diye insanı harcamışız. Vatan diye diye insanı harcamışız. Cumhuriyet diye diye insanı harcamışız. İnsanı; dine, vatana, cumhuriyete kurban eylemişiz. Oysa tüm bu değerler, insanı değerlendirmek ve onurlu bir şekilde yaşatmak için vardılar. Velakin bu olgularla yani bu olguları tahrif ve tahrip ederek, bu toprakların çocuklarına insan olduklarını ve insanca yaşamaya layık olduklarını unutturmuşuz. Oysa din de, vatan da, cumhuriyette insan için vardılar, insanı mutlu etmek, insanca yaşatmak için. Biz din yaşasın, vatan varolsun, cumhuriyet ayakta kalsın diye insanı harcamışız. Sonra da yaptıklarımızla gurur duyar halde gelmişiz. Artık insan çok kolay feda edilebilen, harcanabilen bir metaa olmuş bizim için. Ne acıdır ki, insana hiçbir değer vermemişiz ve hiçbir değeri de olmamış. Hep nefretle büyütülmüşüz, sevgi nedir bilmemişiz, çünkü sevmeye ve sevilmeye layık görmemişiz kendimizi. Kardeşliği öğrenmediğimiz için hep düşman bilmişiz kardeşlerimizi ve düşman olmuşuz birbirimize. Barış nedir bilmemişiz, savaşmaktan vazgeçmemişiz ama asla kendimiz için değil hep yaşamaya layık gördüklerimiz için savaşmışız, biz savaştıkça ölmüşüz ama layık olduklarını düşündüklerimiz biz öldükçe daha güzel yaşamışlar. Paylaşmak nedir bilmemişiz, kendilerini tıka basa yemeye layık görenler münhasıran kendileriyle paylaşmamız gerektiğine inandırmışlar bizleri ama onlar paylaşmayı da kabul etmemişler, hep bizimdir demişler ve biz açlıktan sürünürken onlar durmadan yemişler domuz gibi. Bir gün öğreneceğiz, barışı da, sevgiyi de, kardeşliği de, umutlu olmayı da, insanlığı ve insanca yaşamayı da. Öğrenmedikçe dünyayı cehennem edeceğiz bir birimize. Yaşatmak için değil yok etmek için yaşayacağız. Değer mi, buna mı layığız? Başkalarının sizi neye layık gördüklerine değil, siz neye layıksınız ona bakın lütfen. Ancak ondan sonra layık olduğunuz hayatı almak için bitmeyen bir kavgaya girebilir ve onurluca savaşabilirsiniz. Doktor reçete verir. Uygulamak bizim işimizdir. Uygulamazsak doktora kızamayız. Hastalıktan da şikâyet edemeyiz. Biz doktora gidiyoruz ama doktorun yazdığı reçeteyi yırtıp atıyoruz, sonra da doktor hiçbir şey yapmadı diye sayıklıyoruz. İnanıyorum ve biliyorum ki; birgün bu toprakların çocukları da gülecekler, mutlu olacaklar, yaşamaya layık olduklarını anlayacaklar, aldatılmayacaklar, aldanmayacaklar.

Tarih: 21.11.2020 Okunma: 7

YORUMLAR

Yorumunuzu ekleyin.

İsim: *

E-posta Adresiniz: *

* (E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.)

Yorum: *

Güvenlik Sorusu:
Türkiye'nin başkenti neresidir?