Bu buluşmalardan birinde, akşam olmuş, artık ayrılacaklar, anne-baba Sandıklı'ya döneceklerdi. Turgut Bey, cebinden, o günün en büyük parası olan beş yüzlükten iki tane çıkardı. İkisini birden Çağrı'ya verdi. Çağrı:
- Sağ ol, baba. Yarısı benim, yarısı Tuğrul'un, değil mi?
- Hayır. Onun hepsi senin. Tuğrul'a da ayrıca vereceğim, dedi ve bin lira da ona verdi.
Devlet yurdunda kalan Çağrı ve Tuğrul için bin lira koca paraydı. İkisi de burs alıyorlar, devlet ayda 200'er lira öğrenim bursu ödüyordu. O günlerde, Ankara'daki iyi bir lokantada, çorbasıyla, et yemeği ve tatlısıyla karnınızı doyurduğunuzda, 35-40 lira hesap gelirdi.
İnsanın, çocuklarına karşı cömertliği doğal karşılanabilir belki ama Turgut Bey'in cömertliği asla çocuklarıyla, yakın çevresiyle sınırlı değildi. Evrensel ölçülerde, bütün dünyaya, bütün insanlığa karşı cömertti. Bilge Hanım, sırası geldikçe; babanız sel oldu, ben göl oldum? derdi. Cömertlik, su gibi olmakla, akarsu gibi olmakla tanımlanır. Turgut Bey'in cömertliği akarsu tanımını aşıyordu? Bilge Hanım'ın tabiriyle, sel oluyordu.