- Çağrı mı? diye sordu.
Demek ki emin değildi. Veya suçluluk psikolojisiyle yumuşak bir giriş yapmak, reddedilme ihtimaline karşı bir açık kapı bırakmak istiyordu!
- Yok, dedi, Çağrı. Ben senin bildiğin Çağrı değilim.
Yürüdü, masalarına gitti. Karacıklarla ailece tanışıyorlardı. Karşılaşmayı eşine söyledi, ardından, yaklaşık bir yıl önceki yazışmalarını, Karacık'ın, kitabı, çevresine tavsiye ettiği ve alacağım dediği halde almadığını?, kendisinin, Karacık'a, sonuç: sıfır? diye rapor verdiğini, onun da iletişimi, üzücü? diye bitirdiğini hatırlattı. Seçil, biraz durdu, düşündü, kocasının gözlerinin içine baktı, her hecesini ayrı ayrı vurgulayarak;
- Üzücü, dedi.
Çağrı koptu! Sonra, kendini toparlayıp;
- Ona karşı güvenim feci şekilde sarsıldı. Benim yüzüme nasıl bakıyor, bakabiliyor? Ben onun yüzüne, hiçbir şey olmamış gibi nasıl bakarım? Nasıl oturup sohbet edebilirim?
Çaylarını bitirip kalktılar.
Eve varınca, Çağrı derin derin düşündü: Allah Allah, bu nasıl işti? Yüzlerce sınıf arkadaşı varken, kendileriyle hiçbir problemi olmayanlarla, yıllardır görüşmedikleriyle veya şurada komşu olanlarla karşılaşmıyordu da karşısına, bir hafta arayla, biri, vaktiyle ondan destek gördüğünü dile getirip sonra da ikiyüzlülüğünü kendi ağzıyla itiraf eden, diğeri, destek vaat edip de yan çizen ikisi çıkıyor.
Bu, Allah'ın nasıl bir hikmetiydi?
Bu karşılaşmalar, dost gözüken riyakârlara vicdan azabı olsun, suçluluk duysunlar diye Tanrı'nın kaza ve kaderi, ilahî buluşturması değil de neydi?