DEĞİŞİMİN İNSANLIĞA ETKİLERİ

Lütfiye Kader - 29.06.2021

      DEĞİŞİMİN İNSANLIĞA ETKİLERİ

    Felsefenin babalarından  Platon der ki; İnsan, toplumsal hayvandır

Aristo der ki; İnsan düşünen hayvandır.

   Ben 21.YY.da ikisinin de geçerliliğini kaybettiğine inanıyorum. Çünkü İnsan insan değil, hayvan hayvan değil artık. İnsanın şeytani düşünceleri, hırsları, kibiri ve önüne geçilemeyen güç ve kudrete tapmanın esareti, insanın hem ruhsal hem fiziksel durumlarını değiştirmektedir. Dünya’nın coğrafyalarında da durum giderek olumsuz bir şekilde değişiyor. Değişim sarmalının içinde insanlar hayvanlar ve doğa habire dönüyor, değişiyor dönüşüyor. Bu dönüşte hepsinin baskın özellikleri bir makinanın törpüsündeymiş gibi yontuluyor. İnsanın özündeki davranışlar, hayvanların vahşiliği, bitkilerin yararlılığı ve verimliliği değişiyor. Doğa ise; bu değişimlere karşı, etkili gücünü doğa felaketleriyle gösteriyor. İnsanlar vicdanlarını kaybediyorlar ya da vicdanlarının sesini duymuyorlar. İnsanlar tarafından en alt sınıf olarak görülen hayvanlar ise insanların kaybettiği vicdanlarını, koruyarak geliştiriyorlar. Bunu tüm yaşamlarında gösteriyorlar.  Ne acı ve utanç verici bir durum değil mi?

   İnek süt veriyor, koyun yün veriyor, arı bal veriyor, örümcek böcek yiyor, yılan fare yiyor, İpek böceği ipek üretiyor. Birçok bitki şifa veriyor. Bizi besliyor. Ama hiç biri maaş almıyor. Hiç biri bize düşmanca davranmıyor. Hiç birisi yaşam alanlarını yok etmiyor. İstedikleri tek şey sevgi güven ve karınlarının doyması. İnsanın dışında bu kadar vicdansız olan başka bir yaratık var mıdır?

   Varoluşçuluğa göre; varlığın, varoluşun özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yarattığını, biçimlendirdiğini öne süren,” İnsan ne ise o değil, ne olmuşsa odur” diyen 20.yüzyılda Fransa'da ortaya çıkan bir felsefe akımı(Egzistansiyalizm) öğretisi bugün bize net bir şekilde bu durumu açıklıyor.

    İnsanlığın gelişimi, ateşin bulunuşundan itibaren olmuştur. İnsanlık tarihinde en önemli değişim ateşin bulunuşudur. Ateşin keşfedilmesi bizlere resmen çağ atlattı. Çünkü ateş demek yemekleri pişirmek demek, bu da daha besleyici yemek demekti. Bu sayede beynimizin gelişmesine katkı sağladı. Ayrıca ateş insanları bir arada tutarak hem ilişkileri güçlendirdi, hem de insanları soğuktan ve yırtıcı hayvanlardan korudu ve sosyalleştirdi. İnsanlık tarihindeki bir diğer büyük gelişme ise tarımdır. Tarım insanların bir arada olmasını ve sosyalleşmesini sağladı. Yaşamda seçeneklerin artmasına ve beslenmenin de etkisiyle daha çok öğrenmeye açık olmaya fırsat vermiştir. Bu sayede insanlar istedikleri alanda kendilerini geliştirmeye başladı. Örneğin: Bir kişi daha sağlam alet yaparken başkası daha çok buğday elde etmeyi öğrendi bu arada bir başkası daha çok meyve  sebze toplayabildi. Ünlü filozof Herakleitos'un da dediği gibi,” Değişmeyen tek şey değişimdir. “ sözü her zaman geçerli oldu. Peki, şimdi tarih tersine mi değişiyor, yoksa insanın artan hırs ve isteklerine gem vuramaması nedeniyle güç zehirlenmeleri mi yaşıyoruz sorusunu sormak en doğru soru olsa gerek.

    Bugün tarım yapılacak en değerli topraklarımızı betonlaştırarak katlediyoruz. Doğanın bize sunduğu nimetleri, kaybediyoruz. Ateşin verdiği enerjiyi, bilimin ışığında kullanıp pek çok teknolojik alet ve araç yapsak da, bizleri bir arada tutan enerjimizi ne yazık ki yok ediyoruz. Amacım,  insanı ve insanlığı eleştirerek, yargılayarak aşağılamak değil elbette. İlkçağdan itibaren insanın gelişim evreleri çok sıkıntılı geçmesine rağmen insanlık adına pek çok buluş ve gelişmeler de yine insanlar tarafından yapılmıştır. Bugün insanlığın sağlıklı gelişmesinin en önemli buluşlarından biri aşılardır. Edwart Lenner'ın 1789 modern çiçek aşısını geliştirmesiyle, Louis Pasteur 100 yıl sonra, kuduz aşısını geliştirerek insanlığa en büyük hizmetini yapmıştır. ABD’de bulunan Pittsburgh Üniversitesi’nde virüs araştırma laboratuvarında Dr. Jonas Salk’tan da bahsetmek gerekir.  O yıllarda (1952) yaklaşık 50 bin çocuk felci vakası görüldü. Şalk,  formaldehitle öldürülmüş virüsten aşıyı elde etti. Bu aşıya inaktif polio aşısı ismi verildi. 1957’de aşının genel kullanıma girme etkisiyle bir yılda görülen çocuk felci hasta sayısı 5000’e düştü. Bu olayda ilginç bir nokta da Dr. Şalk’ın bulduğu çocuk felci aşısına patent çıkarmamasıdır. Eğer patent çıkarsaydı yedi milyar dolar kazanabilirdi. O ise bunun yerine ücretsiz aşının yaygın kullanılmasıyla insanları kurtarmayı seçti.  Bu seçimiyle Dr. Salk, bir insanlık kahramanı değil midir?

   1885`te dünyada ilk defa çiçek aşısı uygulaması için Osmanlı`da kanun çıkarıldı. 1885`te dünyada ilk kuduz aşısı bulundu. İki yıl sonra kuduz aşısı Osmanlı`ya getirildi ve (Kuduz Tedavi Müessesi kuruldu.)1911 yılında tifo, 1913 yılında kolera, dizanteri ve veba aşıları Türkiye’de ilk kez hazırlandı ve uygulandı. 1927`de verem aşısı üretimi başladı.1940 yılında kolera salgını için Çin’e aşı gönderilmiştir. 1947`de Biyolojik Kontrol Laboratuvarı kuruldu. 1950`de İnfluenza laboratuvarı Dünya Sağlık Örgütü tarafından Uluslararası Bölgesel İnfluenza (grip) Merkezi olarak tanındı ve influenza aşısı üretimine geçildi. 1983`te kuru BCG aşısı üretimine geçildi.

    Bugün Osmanlı’dan beri toplum sağlığına verilen önem ve anlayış neden değişti? Cumhuriyet döneminde toplum sağlığına verilen önem ve duyarlılıkla geliştirilen , sağlık reformları neden korunmadı? Neden geliştirilmedi? Neden aşı üretim merkezlerimiz işlevsizleştirildi veya kapatıldı?  Dünya’yı kasıp kavuran covi19 pandemisinde, aşılarımızı üretebilseydik,   hem toplumsal sağlığımızın korunmasını, hem toplumun devletine güvenin artmasını, hem de ekonomimize katkı sağlamaz mıydık?  Ama Türkiye’nin aşı karnesi kırıklarla doldu.  İnsanlar aşı gibi doğru bir uygulamanın sadece dış ülkelerden geldiği için aşı hakkında tereddütleri var. Çünkü aşılarla ilgili birçok dezenformasyon (Yanlış bilgi ) var.

     Öğretmenlikte çok önemsediğim bir nokta vardır. Yeni bir konu anlatırken, öğrenci konuya hazırlıklı gelip anlatmak istese de, her zaman önce ben anlatırdım. Çünkü insan beyni, yeni bir konu veya bilgi öğreneceği zaman beyin ilk duyduğu bilgiyi kodlar. Eğer öğrenme sırasında, yanlış bir şey söylenirse, o yanlışı düzeltmek için çok uğraşmak gerekir bazen yıllar bile sürebilir. Aşılar hakkındaki bilgi çarpıtma (yanlış bilgi) ve bilinmezlik, başkalarının aşılarına muhtaç oluşumuz,  hepimizi tedirgin etmektedir. Dr. Salk ‘ın, bilimi insanlık yararına kullandığından beri, o zaman ki insanlığa verilen önem ve değer,  bugünkü insanlığa verilen değer ve ölçülerle kıyaslandığında neden değişti? Neden şimdi insanoğlu aklını ve bilimi bütün insanlık yararına kullanmıyor ya da insanlardan para kazanma güç kullanma yönünde kullanıyor? Sanırım bunun yanıtı Hubris Sendromu (güç zehirlenmesi.) Bu sendromu Google’dan öğrenebilirsiniz. İlk kez, Psikiyatrist David Owen ve Jonathan Davidson tarafından dile getirilmiştir. Dünya’yı ve ülkelerini yöneten güçlü figürlerde bu sendromların görülmesi çok olağan görülüyor. İnsanlığın lehine bile olan sonuçların, faturası hep yıkıcı ve ağır olmaktadır. Büyük salgın Dünya ‘da ve ülkemizde çok can almıştır almaya da devam etmektedir. Aşılara olumsuz bakmak yerine en kısa sürede eski aşı merkezlerimizi daha da geliştirerek yeniden kuralım ve kendimiz üretelim. Bilime güvenelim, bilimi sevelim, sayalım ama bilimi doğru kullananlardan yana olalım.        30.06.2021                                                                                 

Lütfiye Kader      

 Uzm. Fen. Bilimleri Öğretmeni                                                                                                                   

 

                 

                      

 

 

 

 





 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tarih: 29.06.2021 Okunma: 406

YORUMLAR

Yorumunuzu ekleyin.

İsim: *

E-posta Adresiniz: *

* (E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.)

Yorum: *

Güvenlik Sorusu:
Türkiye'nin başkenti neresidir?