Kurtulmak için uyanmak gerekir.
Uyanmak için gerçeğin üzerindeki birikmiş toza üfürmek gerekir. Gerçekle,
cehaletini öldürmen gerekir. Gerçekle, ölmüş merhametini diriltmen gerekir. İnsanca
yaşamak istiyorsan bunu yaparsın. Boş boş konuşmana gerek yok, sadece yapman gerekeni
yap. Yapmak istemiyorsan, hadi işine bak. İnsanlığı merhamet kurtaracak; ya
bunu bileceksin ve merhameti kuşanacaksın ya da kulağının üstüne yatıp vahşi
bir hayvan gibi yaşamaya devam edeceksin ve hayatta kalmak uğruna mütemadiyen
insanlığını çiğneyip ezip geçmek zorunda kalacaksın.
Geçelim!
Masallara karnım tok, hakikat alır
mısınız? Evet, hayat boyu masal dinledik ve hakikati kenarda bıraktık, şimdi
hakikat zamanı. Söylemler kulaklarımı sağır etti, gözlerim eylem görmek ister. Sadece
söylemde kalan şeylerden tiksiniyorum. Bildiğim şeylerinizle gelmeyin,
insanlığınızla gelin, bana insanlıktan başka hiçbir şey lazım değil ama hiçbir
şey. İnsanlığınız varsa alırım, bilakis toz kaldırmayın. Bilmediğiniz bir
şeydir belki insanlık ama bir deneyin bakalım, belki becerebilirsiniz, içinizde
bir yerlerde henüz ölmemiş olan bir kırıntısı vardır belki insanlığın. O kırtıntıya
da eyvallah olsun.
Geçelim!
Bir çağ düşünün ki, herkes rezil
oluyor ama kimse hicap duymuyor. Hicap kaybolmuş, arsızlık geçer akçe olmuş. Merhamet
zaten ölmüş ve gömülüp, üzerine beton dökülmüş. Ahlak dersen, yerlerde sürünüyor.
Üç kuruşa namustan, şereften taviz verir olmuşuz. Merhamet ölmüşse adaletin
yaşayamayacağı zaten aşikar. Laf salatasına ihtiyacım yok, gördüğüm,
hissettiğim, anladığım saf gerçeklerdir bunlar. Cehaletin ve vahşetin en koyu
haliyle hüküm sürdüğü bir çağı yaşıyoruz dünya ölçeğinde ve yaşamın her
boyutunda. Bilgi yok, his yok, anlamak diye bir şey zaten yok. Bildiğimizi
zannediyoruz sadece. Daha çok anlayacağımıza daha çok inanmayı tercih ediyoruz.
Bir mesleğimiz var ya, artık her şeyi biliyoruzdur. Ki, gerçekten de öyle,
hatta servetimiz var diye her şeyi bir bilen oluyoruz. Şöyle piyasaya bakın, daha
kendini bilmeyen tipler her şeyi biliyorlar. Ama hadi buyur konuş dediniz mi,
saçma sapan, abuk sabuk konuşmaya başlıyorlar, fikir dersen hak getire. Niye? Çünkü
bir meslek sahibiler ve ayrıca kasaları yüklü. Oysa zır cahiller ama haberleri
yok. Öyle ya, meslek sahibisin diye mesleğin dışındaki dünyayı da bileceksin
diye bir kaide yok, komprdorsun diye her şeyi senin bilmen gerekir diye bir kanun
yok. Hadi meslek sahibini bir yere kadar anlarım da sana noluyor aşağılık
komprador? Paran var diye konuşuyorsun ve dinliyorlar, bir şey bildiğini san
diye, yoksa malın önde gideni sensin ve seni dinleyenlerde bunu biliyorlar. Dilimiz
var ama konuşma yetimizi kaybettiğimiz zamanı hatırlamıyoruz. İyilik saflık,
dürüstlük aptallık, hicap duymak alıklık, suç işlemek erdem sayılır olmuş.
Yalan hakikat olarak görülüyor, karakter menfaate kurban veriliyor. Yüzsüzlük özgüvenli
olmanın yerini almış. Ağzına geleni kusmak dobralık sayılmış. Böylece kan emici
kompradorların insafına kalmış bu dünya. Çünkü kendilerine göre bir insanlık
bulmuşlar karşılarında, belki de kendilerinden daha cahil ve vahşi bir sürü. Nihayet
yekpare insanlığın üzerinde ezici bir egemenlik tesis etmişler ve bozdukça
bozuyorlar, zira bozmadan tesir altında bırakıp kendilerini onaylatamazlar,
dolayısıyla egmenliklerini sürdüremezler. Kan emici kompradorlar tarafından
yönetilen bu dünyada insanların varlıklarının özüne dair bir uyanışa
yeltenmeleri egemen güçlerin hiçbir şartta ve koşulda işlerine gelmediği için insanlığı
hasta etmeyi, suçlu yapmayı, insanların psikolojisini tahrip etmeyi, insanları yapaylığa
maruz bırakmayı başarmışlar. Binaenaleyh, hastayı hastaneye, suçluyu
hapishaneye, toplumla uyumsuzu tımarhaneye, insanları daha çocukluktan yapaylığa
mahkum etmişler. Bunu başarmak egemen güçlerin işlerini kolaylaştırmış. Amma
velakin gerçekte hastane sağlıklı olanı hasta etmiş, zira insanları ilaç
bağımlısı yapmış; hapishane suçsuzları suçlu yapmış, zira hapishaneye hiçbir
zaman gerçek suçlular girmemiş; toplumla hatta filhakika toplumla değil egemen
güçlerle uyumsuz olanı gerçekten delirtmiş; yapay, sanal ve sorunlu eğitim çocukların
fevkaladeliklerini ve harikuladeliklerini budamış. Nihayet insanlık çökmüş,
çürümüş, kokmuş ve şimdi zehrini bırakıyor tüm ruy-i zemine.
Geçelim!
Allah diyor ki; ‘’emrolunduğunuz
gibi dosdoğru olun.’’ ‘’sadece iman ettik demekle kurtulacağınızı mı
sandınız?’’
Hz. Muhammed diyor ki; ‘’bildiğinle
amel et.’’
Mevdudi diyor ki; ‘’inançlarınız
hakkında istediğiniz kadar konuşun, ister yüksekten ister alçaktan konuşun,
gerçeği oluşturan şey eylemlerinizdir. Sadece laf söylemek hiçbir anlam ifade
etmez.’’
Seyyid Kutup diyor ki; ‘’sonu
cennete varacak yolda, boş hayallerin ve sadece lafta kalan kuru sözlerin
hiçbir yeri ve kıymeti yoktur.’’
Einstein diyor ki; ’’dünya,
kötülük yapanlar yüzünden değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden
tehlikeli ve kötü bir yerdir.’’
Huxley diyor ki; ‘’Elbette
ki hayatın gerçek amacı bilgi edinmek değil, eylem yapmaktır.’’
Ali Şeriati diyor ki; ‘’aydın,
bir mirası taşır üzerinde, kutlu bir mirasçıdır o, Peygamber varisi. O sadece
söylemez, aynı zamanda eyleyendir de. Ulvi bir misyonun çağlardan çağlara
taşıyıcısıdır. İnsanlığın bilincini uyandırmalı, şuurunu ayaklandırmalı, yol
göstermelidir insanlığa. İçeride ama önde olmalıdır. Fakat önde olmayı
isteyerek değil, olması gerektiği için.’’
Remzi Oğuz Arık diyor ki; ‘’örnek
insan kimdir diye sorsalar, düşünmeden aydın olanlardır derim. Bir ideale
adanmış olanlara denir aydın diye. Hariçten hiçbir tesir kendisine müdahil
olmadan, milletinin ve insanlığın mukadderatı üzerine mütemadi sorular üreten,
o sorular temelinde sorgulamalar yapan ve bulduğu cevapları korkusuza milletine
duyuran insandır aydın.’’
Muhammed İkbal diyor ki; ‘’yalnız yürüyebilirsin,
belki yürümelisin de ama kervandan ayrılmadan. Kervanla birlikte ama önde.’’
Cemil Meriç diyor ki; ‘’aydının
kafası tektir, onun kendi kafası vardır ve o kendi kafasıyla düşünendir, aydın
başka kafalarla düşünemez ve bulduğu hakikatleri hiçbir şeyden imtina etmeden
haykırır, halkına duyurur.’’
Lenin diyor ki; ‘’aydın,
burjuvazinin postalı olamaz, o halkın eli, gözü, kulağıdır.’’
Mao diyor ki; ‘’aydın, bir
balıktır ve halk dediğimiz, o balığın denizidir.’’
Karl Marks diyor ki; ‘’elbette
hayvanlıkta bir tercihtir ve tercih ettiğin şeyi olabilirsin yani bir hayvan
olabilirsin. Bunun için fazla bir şey yapmana gerek yoktur. İnsanlığın
acılarına sırtını dönmen ve kendi postunu önemsemen yeterlidir.’’
Geçelim!
Bu bir manifestodur ve uyarıdır. Saf
gerçekleri hayattan süzüp insanlık sofrasına koyan bir manifesto ve çırılçıplak
uyarı. İnsanlığın kurtuluş manifestosu ve uyandırıcı uyarıcısı. Bu manifestoyu ve
uyarıyı okumadan, bilmeden, hissetmeden, anlamadan, uygulamadan kurtuluş muhal
ender muhaldir. Tüm benliğimle yemin ediyorum muhaldir. Böylesi bir manfiestoyu
bugüne kadar hiçbir kimseden işitmediniz, badema da işitmeyeceksiniz. İlk ve son
olarak işitiyorsunuz. Din, dil, milliyet farketmez, düne, bugüne ve yarına,
hülasa; tüm insanlığa asırlık hitaptır bu. Çünkü içinde benlik yoktur,
bencillik yoktur, ucuz hesap yoktur, menfaat yoktur. Münhasıran insanlığın
kurtuluşu ve iyiliği adınadır tüm çırpınışlar. İnsanın ve insanlığın bugünkü
halinin temelinde yatan tüm derin gerçekler burada. İnsanlığın trajikomik
hikayesidir bu. Keşke cennet gibi bir dünyada yaşasaydıkta, cehennemi resmetmek
zorunda kalmasaydık. Malayani ile iştigal etmeye, maksadı sarf-ı nazar eylemeye
lüzum yok. Komplekse, hasede, fitneye, fesada lüzum yok. Gerçeği mi görmek
istiyorsun? İşte burada. Gerçek değil mi diyorsun? Buyur yalanla. Hesapsız,
umarsız, pazarlıksız dal düşün deryasına. Her şeyi bildiğini sanma,
bilmediklerinin olabileceğini düşün, bilenleri dinleyebil, dinleyebil ki
gerçekleri anlayabil, gerçekleri anlayabil ki derin uykundan uyanıp ayağa
kalkabil, ayağa kalkabil ki varlığını hissettirebil. Masallara, martavallara
karnımız tok. Ağır bir tecrübenin ürünüdür yazıp söylediklerimiz. Çok detaylı
müşahade edilip, çok ince süzgeçten geçirilip, muayyen bir kıvama erdirilip,
piştikten sonra huzura sunulmuştur. Dinlerseniz dinlersiniz ve gerekeni
yaparsınız, dinlemezseniz tercihinizdir sonucunu yaşarsınız. Keşke böyle
olmasaydı da bizde acı gerçekleri dile getirmeye mecbur kalmasaydık. Sonsuz
doğallıkla, hesapsız, umarsız, çıkarsız, pazarlıksız olarak ama aynı zamanda
derin bir hüzünle yazılmıştır. Çünkü bu ülkenin, bu milletin ve yekpare
insanlığın yarınları adına endişe içindeyim. Zaten bir 5 yıl daha müşhade
altında tutarım insanlığı, ondan sonra ne hali varsa görsün derim, iyiye doğru
gitttiğini hissetmezsem. Bilakis, helâkin yakındır ey insan ve insanlık!
Geçelim!
Evet, biliyorum, gerçek çok
tehlikelidir ve sürü insanı, gerçekten, gerçeği haykırandan nefret eder. Zira gerçek,
tüm kirli oyunları bozar. Gerçek, yalanı ve aşağılık yalancıyı faş eder.
Gerçek, koforu yerle yeksan eder. Gerçek, rahatsız eder. Gerçek, rahat uyutmaz.
Gerçek, korkunçtur. Gerçek, malayaniden uzaklaştırır. Gerçek, bazen yaşamdan
bile usandırır. Gerçek, yalnzlaştırır. Gerçek, garip bir temkinli olma duygusu
zerkeder. Gerçeği bilmek için yürek gerek, cesaret gerek, onur gerek; hesapsız,
umarsız, pazarlıksız olmak gerek. Gerçeği tolere edebilmek için vicdan gerek,
merhamet gerek. Gerçeği bilmek için, dünyadan vazgeçebilmeyi tetikleyecek bir
irade gerek. Gerçeği haykırabilmek için de canından vazgeçebilecek yüce bir cesaret
gerek. Filhakika, gerçeği bilmek için insan olmak gerek. Gerçeği bilen sürüden
kopar, yalnızlaşır, özgürleşir, belki doğal olarak temkinli olabilir ama bu
korku değildir. Gerçeği bilmek, bazen ölüme gülümsemektir. Çünkü, gerçeğin
ateşi cehennemin ateşinden daha çetindir belki de. Ama diğer yandan da yaşama
bir davetiyedir. Birilerinin oyunlarını bozarken, birilerinin yaşamak
sevinçlerini diriltir. GERÇEK, BİRGÜN KAPINIZI ÇALAR, ÇALACAK! O sizin kapınızı
çalmadan, siz onun kapısından girin. Gerçekten, sonsuza kadar kaçış muhal ender
muhaldir. Gerçekten kaçmanın, kurtulmanın tek bir yolu vardır; ÖLÜM! Ya ol, ya
öl!
Geçelim!
İnsanlık dünyasındayız de mi? Elbette canlı
cansız muhtelif varlıkların tecessüm ettiği bir dünyadayız amma velakin
kendimizin bulunduğumuz, bizatihi yaşadığımız ve böyle olduğunu hissettiğimiz
dünya için insanlık dünyası dememizde sakınca yoktur herhalde. Şöyle zevahire
bakınca öyle görünüyor zahir. Velakin insanlık görünmekle ve görüntüyle alakalı
bir şey değil filhakika. Geçelim! İnsanız de mi, kendimizi öyle tanımlıyoruz her
şeyden evvel. İnsan olduğumuzu düşünüyoruz. Öyle ya, kimse insan değilim demez.
Tabi, insanlığın, kendini öyle görmekle ve tanımlamakla olacak bir şey olmaması
ayrı mesele. İnsan olmak, bu dünyadaki en zor şeydir, ondan zor hiçbir şey
yoktur. Çok kolay bir şekilde her şey olabilirsiniz ama insan olmak bir ömür ister,
o ömür sürecinde verilecek bir emek ister. Binaenaleyh, kim insan olmaktan
şeref duymaz? Haddizatında insan olmak yürekle ve beyinle olabilecek bir şeydir
ancak. Velakin, şimdiki zamanda insan olmak sanki tiksinti verici bir şeymiş
gibi görülüyor. Çünkü, insan olmaya başladığınız zaman büyük bedeller ödemeye
de hazır olmanız icap ediyor aynı zamanda. İster istemez herkesi ihata eden,
yani hiç kimseyi tefrik etmeyen, ötelemeyen, dışarıda bırakıp içine almamazlık
etmeyen yegâne olgudur insanlık. (((Tabi bu meyanda biz kalıpsal bağlamda söz ediyoruz yoksa
görüntüyle insan olunamayacağı da ayrı bir gerçekliktir söylediğimiz gibi,
ister kabul edilsin, isterse red, değişen bir şey olmayacaktır, zira siz
gerçekliği görmeseniz de, reddetseniz de o asla bir yere gitmez orada öylece
tüm heybetiyle durur ve insan olmayı beceremeyenler görüntüleriyle insan olarak
kabul göremeyeceklerdir, çünkü insan, beyni ve yüreğiyle insandır, öyle ya
çıplak doğduk ve çıplak gideceğiz yani insanlık çıplaklıkta belli olan bir
şeydir, her anlamda pahalı örtülerle belli olan bir şey değil. Pahalı
örtülerinizle sizi insan kabul edenler, münhasıran sizden nemalanmak isteyenler
olacaklardır, bilakis sizi insan olarak görenler değil.))). Bazen
bazı durumlarda bazı etkiler-tepkiler muvacehesinde ‘’bizde insanız’’ kardeşim diyoruz
değil mi? Sıradan bir alışkanlık ve klişe olmuş artık bu durum. Bildiğimiz
insan yani gördüğümüz, algıladığımız, hissettiğimiz, anladığımız, dokunduğumuz
haliyle bildiğimiz insan, eli, gözü, kulağı, dili, ağzı, dudağı, kaşı, saçı,
burnu, kalbi, duyguları ve düşünleri olan insan, iyilikle kötülüğün bünyesinde
mündemiç bulunduğu insan. Doğan ve ölen, ağlayan ve gülen, seven ve nefret
eden, aptal ve akıllı olan bir varlıktan söz ediyoruz. Safi bağımsız bir olgu
olarak düşünelim insanı. Herhangi biri tarafından herhangi bir şeyin
bulaşmadığı, herhangi bir tesire maruz kalmamış bir olgu olarak. Çırılçıplak
bir olguymuş gibi düşünelim. Çünkü o dünyaya doğmadığında yoktu, geldiğinde de
çırılçıplaktı yani hiçbir şeysizdi. Yeryüzüne fırlatılmış haliyle yani bir
yabancı olarak ve henüz dünyaya dokunmamış ve dünyanında kendisine ilişmemiş biri
olarak. Çünkü üzerine bulaşmış ne varsa sonradan bulaştı, toprağa düştükten ve
dünyaya ona iliştikten sonra. Ve her şeyde o andan itibaren transformasyona
uğradı zaten insan özelinde. Çamurdan çıktı ama toprağın üzerinde çamurlaştı. Biz
çamur olmadan önceki haliyle ele alalım. İnsan olmanın pratik yani edimsel
nokta-i nazarından, zaruri olması babından ve en faydalı olabileceği haliyle,
incinilmeyi ve hatırı, gönlü bir kenara bırakarak hatta rijid görünme halini
bile göze alarak bir öz-eleştiri yapmak ve kurtuluşun manifestosunu huzura
sunmak derdindeyiz. Biz insançocuklarının her şeyden evvel ve behemehâl böylesi
bir şeye muhtaçlığımız reddi imkânsız bir gerçekliktir. Zira insanlıktan
inhiraf etmiş bulunmaktayız. İnsanlığımızı çiğnemişiz, ezip geçmişiz ve fırlatıp
çöpe atmışız. Zaten bu andan itibaren de masivaya dair ne varsa bozulmaya,
çürümeye, tefessüh etmeye yüz tuttu. İnsan denilen şeyin dokunduğu her şey
kire, çamura bulandı. Kuşkusuz olabildiğince ciddiyetli, halis niyetli, düzeyli bir
tenkit olacağı gibi, kuvvetle muhtemel bir katılığı, sertliği de mündemiç
olacaktır eleştirimiz, manifestomuz. Nihayetinde böylesi bir
öz-eleştiri metodolojik bir problemdir, zira şayet hakikate vasıl olmamız icap
ediyorsa, ki etmesi de iktiza eder, böyle bir maksad mutlaka bir metodu iktiza
eder. Öyle ya derdimiz hakikatten başka ne olabilir ki, kurtuluşun yolunu
bulmak ve kurtulmak istiyorsak? Niyetimiz insanı yerin dibine sokmak, onu
kötülemek değildir ve olamaz da, olmamalıdır da zaten. Çünkü behemehal kutsallığını
nazar-ı dikkate alırız insanın ve insanlığın. İnsana değer atfetme, her türlü
kötülüğü ona hamletmeme, onu sigaya çekme, onu kötülüklerden iyiliğe
yönlendirme, temizlenmesinin önünü açma ve nihayet hakkında nesnel bir hükme
varma derdindeyiz (((İmmanuel Kant’ın -Pratik Aklın Eleştirisi- kitabını
okumayı naçizane öneriyorum tam da burada ve şiddetle))). Piyasa
değerlerinin hadimi olmuş ve o değerlerle narkozlanmış ve kuklalaşmış, hödükleşmiş,
parayla kalemini satan şerefsiz entellerin anladığı, anlayacağı ve anlattığı
tarzlardan kendimizi ari tutuyoruz ve uzağız da bu tarafa. Binaenaleyh
niyetimizin safiliği anlaşılmalıdır. Çünkü biz, münhasıran hakikatin
peşindeyiz, bir acımız, derdimiz ve davamız vardır, hakikatin önünde eğiliriz
ve hakikati de hiçbir maddeye değişmeyiz ve dahi cümle âlemi de hakikate
perestij etmeye, hakikatin önünde eğilmeye, hakikate ram olmaya davet ederiz. Çünkü hakikatin
tutsak olduğu bir dünyada insanın özgür olmasının muhal ender muhal olacağını
biliriz. Hakikat özgür değilse, özgürlük hakikatli değildir, yalandır. Ve hakikatin
yalan olduğu bir alem de; kurtuluş, mutluluk, cennet ham hayaldir. Hatta orada
insanın varlığı söz konusu değildir.
Maalesef, hakikatin öldüğü, hatta
bizzat insan eliyle öldürüldüğü bir dünyada bulunmaktayız. Zira insançocukları
olarak hakikati sevmeyen, hakikati ifşa edenlerden nefret eden varlıklarız. Gerçekten
hakikatten nefret ediyoruz ve onu haykıranlardan da nefret ediyoruz. Hakikat,
can acıtıcı bir şeydir, bu yüzden de ona mesafeli durmayı, bilakis yalanlarla
yaşamayı yeğliyoruz. Çünkü insançocukları olarak hakikatten korkuyoruz, binaenaleyh
korktuğumuz hakikate düşman oluyoruz. Tabi bizi korkutan nedir onu da
söylemliyiz. Elbette adaletten yoksun kuvvettir (((kendimiz için değil hepimiz için söylüyorum
bunu, çünkü insan elinin ürünü olan düzenlerin hepsi hakikatten ürkerler ve
hakikate ancak kendilerini onaylayacakları kadarıyla müsaade ederler, hakikat
ise tahrif ve tahrip edilmeden hiçbir yanlışa, yalana onay vermez, veremez, bu
da ayrı bir hakikattir))). Bu yüzden de hakikate erişeceğimiz tüm
noktalardan uzak duruyoruz ve herkesinde uzak durması için elimizden geleni
yapıyoruz. Hakikati cehennem gibi görüyoruz, zira pislikler içeresinde
yüzüyoruz. Tüm işlerimizi, hakikati gizleyerek ve insanlığı pembe yalanlarla
aldatarak yapıyoruz ve yürütüyoruz. Çünkü hakikat ortaya çıkarsa bizim yalan
olduğumuzun çırılçıplak görüneceği endişesiyle bitevi karanlığın içinde
yaşamaya, karanlığın krallığını oynamaya, karanlıkta yaşatmaya mahkûm ediyoruz
kendimizi ve herkesi. Hakikate dokunmamak için, ne kadar dolambaçlı yol varsa
oralardan yürümeye çalışıyoruz. Zira hakikatin önüne insan eliyle yazılan
şudur; ‘’dokunma
yanarsın!’’ Kim dokunabilir ki gayrı hakikate? Öyleyse kendimize
kendimizin uydurduğu ve mutmain olacağımız ve dahi bizi onaylayacak hakikatler
peşine düşüyoruz. İşte bizim derdimiz, tam da böylesi bir inhiraftan
kurtulmaktır ve şayet kabilse, elimizden geliyorsa ışık yakmaktır, insanlığı
hakikatle buluşturmaktır. Tenkidimiz tashihimizdir! Eğer ki boyun büker,
eyvallah eder, böyle gelmiş böyle gider dersek, daha çok çırpınırız düzlüğe
erişmek için. Daha da kötüye gideriz, ki zaten daha ne kadar kötüye
gidebiliriz? Handiyse helakimize ramak kalmış durumdayız. Ama bu meyanda bir
daha hiçbir zaman tashihin bile kabil olamayacağı bir noktaya geliriz ki,
nedametler de fayda etmez. Bu yüzden bir an evvel silkinip ayağa kalkmanın
zamanıdır zaman. Terakki kaydetmenin, tekâmül etmenin ve kâmil bir insan olmanın olmazsa
olmaz yegâne önkoşulu hakikatle buluşmaktır, kucaklaşmaktır, hakikatin önünde
ne varsa silip, süpürüp atmaktır, bu her ne ise behemehâl yapmaktır. İnsanlığın
yanlışlarını tashihi kabil olmayan bir raddeye ulaştırmamalıyız. Bu meyanda ve
bağlamda, ilk evvelinde tashih ettirmemiz, tekâmüle erdirmemiz, inkişaf
ettirmemiz ve kemale erdirmemiz iktiza eden ilk varlık kendimiziz ve her şeye
de kendimizden başlamalıyız, zira böylesi bir şeyde muvaffak olabileceğimiz ilk
olgu kendimiziz, kendimizde başarı kaydedemezsek, dışımızda başarı kaydetmemiz
kabil olamaz. Öyle ya, kendini düzeltmeyen neyi düzeltebilir ki? Öyleyse,
hakikati örtmeye çalışanlara inat biz hakikatin üzerini açmaya ve hakikatin
bilgisine erişmeye ikdam etmeliyiz behemehâl ve öz-eleştiriden de hiçbir zaman,
hiçbir şekilde endişe ve imtina etmemeliyiz, bilakis memnun olmalıyız. Kurtuluş
manifestosunu da hissetmeli, anlamalı, idrak etmeli ve tatbik etmekten imtina
etmemeliyiz.
Öyleyse, bir olguyu ve o olgunun sebep
olduğu olayı tenkit etmek, onu tashih etmek maksatlı olabilir ancak, aksi
durumda tenkit anlamını kaybeder ve kusurlu olur. Bir düşünce serdetmek ancak
yanlışları cerhetmek adına olabilir yoksa ortaya konulan düşüncenin tolere
edilmesini sağlamak ve kendimizi mutlak hakikatmiş gibi göstermek için değil.
Maateessüf insanlık için pekte iç açıcı bir durumda değiliz, hiçbir yönde. Her tarafta
sapıtmış ve batmış haldeyiz. Kör kuyulardan bağırıyoruz ama duyan yok. Hatta
zifiri karanlığın içinde her türlü pisliğe bulaşmış ve boğulmak üzere bir
haldeyiz. Ve bunu bile isteye kendimiz hak ettik. İnsanız diyebileceğimiz bir
durumda bile değiliz. yemin ederim değiliz, derin düşünürsek, sarih ve beliğ
olarak olgulara ve olaylara göz atarsak ancak farkına varabilriz bunun böyle
olduğunun. Keşke zevahirde nasıl insan görünüpte batında nasıl insan
olamadığımızı sarahaten izah ve izhar edebilsek ama dokunur insan olamayan
mahlûklara ve hayatı zindan eylerler bize. Öyle ya dünya menfaati tatlıdır ve
kaybetmesi acıdır. Gerçekler acı ve ağır geliyorsa, bu bendenizin suçum
değildir, içine düştüğümüz resmin en bedihi ifadesidir. Ve biz yapmadık bunu
ama anlatmakla mükellefiz ve anlatmak suç teşkil etmez. Mevcut resimden rahatsız
oluyorsan o zaman doğru düzgün resim vereceksin pezevenk. Bugün çalakalem her
şeyi yazıyoruz, fevkalade edebiyat yapıyoruz, çok süslü cümleler kuruyoruz ama
tüm bunların içinde hakikate dokunan tek bir söz etmiyoruz. Ne tenkidimiz
oluyor ne de teklifimiz, yazmış olmak için yazıyoruz, söylemiş olmak için söylüyoruz,
konuşmuş olmak için konuşuyoruz. Ivır zıvır, boş, sığ, kof şeylerle iştigal
ediyoruz, böyle olunca da maksad hasıl olmuyor. Zaten maksadın hasıl olmasını
isteyen kim değil mi ya? Öyle ya, malayani ile iştigal etmek, maksadı geri
bırakır. Malayaniyi kim bırakır? Ama kendimizi akıllı ve zeki sanmakta pek
mahiriz. Yani zır cahiliz, cahil olduğumuzu bile farkedemeyecek kadar cahiliz.
Cahiliz; çünkü sekteriz, çünkü olguyu bilmiyoruz, çünkü olayı algılayamıyoruz, çünkü
yaltaklıktan beynimiz yanmış, zaten boş olan beynimiz yanmayıpta ne yapsın?
Dalkavukluktan, şarlatanlıktan öte gidemiyor hiçbir davranışımız. Sergilediğimiz
iğrenç ve aşağılık davranışları zekilik sanacak kadar malız. Peki, burada
insanlığın göstergesi olabilecek tek bir hüccetimiz var mı? Filhakika tüm
varlığımızla insanlığa mugayir duruyoruz da bunu fark edecek zeka nerede? Hayır,
bilakis insan olmadığımıza bin türlü hüccetimiz olabilir belki. Niye böyleyiz?
Çünkü kendimize ve kendimiz gibi olanlara tapınç içindeyiz ve insan olduğumuz
vakit Rabler edindiğimiz herkesin boyası dökülüverecektir. Tanrıcıkların oyunu
bozulacaktır. Kral çıplak kalacaktır, takke düşüp kel görünecektir ama böylesi
bir şeyinde beri yandan dünya menfaatlerimize ağır darbeler indirmesi söz konusu
olacaktır ve işte bizim de insanlığımızı kaybettiğimiz ilk adımlardan birisi
burada atılmaktadır. Yani ne yapıyorsak kendi ellerimizle yapıyoruz ve kendi
ellerimizle ektiğimizi biçiyoruz. Niye onurlu yaşam yolunu tercih etmiyoruz da,
onursuzca yaşamayı ama onurlu yaşıyormuşuz gibi görünmeyi tercih ediyoruz? Niye
çürük bir ağaca sarılmakta inat ediyoruz, oysa nice ağaçlar var, gidip başka
bir ağaca sarılsak olmaz mı, o da çürürse yine eskiden sarıldıklarımıza
sarılabiliriz yahut bir başkasına ama hayır ille de aynı ağaca sarılıp duracaz
ve onunla birlikte bizde çürüyecez, burada mantığın, aklın emaresi olabilir mi,
burada cehaletin en ağırı, sekterliğin en keskini yok mu? İşte bu yüzden dedim
görünmekle olmak çok ayrı şeylerdir diye. Tıpkı bilmekle anlamanın çok ayrı
şeyler olduğu gibi. İnsan görünmekle insan olmak arasında uçurum vardır.
Öyleyse bizler bir an evvel görünmeden olmaya doğru evrilmeliyiz ve yeniden
insan olabilmemin yollarını aramalıyız. Kendimizi insan gibi göstermek hiçbir
derdimize deva değildir ve olamaz da. Ki, böyle yapmakla kimse de bizi insan
görmez, münhasıran görüyormuş gibi davranır. Niye her zamanda, şartta ve
koşulda münhasıran hakikate bağlı kalmıyor da, her devrein şartlarına ve
koşullarına göre davranıyoruz? Sonra da çarkımız yavaşlayınca, çıkarlarımız
zedelenince yeniden hakikate dönüyoruz? Dönemsel olarak hakikate
başvurduğumuzda insan mı oluyoruz? Bugün, bir şeyin yanlış olduğunu bile bile
yap, o yanlışı sana yaptıran güç zayıflayınca hemen doğru olanı söyle yine
yanlış yapabileceğin konuma gelinceye kadar, burada hangi insanlık
barınmaktadır behey pezevenk? Oysa hakikat tektir ve her zamanda, zeminde
aynıdır, değişmez. Hayır, bilakis yüzümüze tükürülüyor ama duyumsamıyoruz
sadece. Oysa her devirde hakikate ram olsak, bağlı kalsak, her devirde saygı
duyulan oluruz ve insan olduğumuzun bile fevkine varır, kendi kendimizle onur
duyarız, söylediklerimizde her devirde dikkate alınır. Tanrı ile aldanan
zavallılarız, cahilleriz, sekterleriz.
Hiçbir devirde, hiçbir zamanda doğruya
doğru, yanlışa yanlış demiyoruz. Diyemediğimiz durumlar var mıdır? Elbette
vardır ama o durumlar müstesnadır. Misal; şimdi herkesin de bildiği büyük
ahlaksızlıklar ve soygunlar vardır ama onları söylemeye ne yürek ne de dil
gerektir, münhasıran güç gerektir. İşte bu durumlardan söz ediyoruz. Ha onları
da söylersin ama gücün olması gerekir. Ama bizim mevzuya dâhil ettiğimiz yön
şurasıdır; zamanında söyleyebilme gücü olupta yani yanlışa yanlış deme gücü
olupta söylemeyen, demeyen namussuzların durumudur. Olguların gerçek
mahiyetlerini merak etmek diye bir derdimiz zaten yok. Olayları da kendi
çıkarlarımıza ve kendi tarafımızda duranların kazanıp kazanmayacaklarına göre
yorumluyoruz (((mühim
olan ise insanın, insanlığımızın, insanlığın kazanmasıdır))). Ama
böyle yapınca bitevi kaybediyoruz. Çünkü ne acıdır ki; insanlık, dünya
gerçekliği bağlamında hep kaybettiriyor. Ne kadar insansan o kadar
kaybediyorsun, acı çekiyorsun, eziliyorsun. Devre göre yapılan her şeyde,
zevahire odaklanıp olan biten her şeyde bir hikmet arıyoruz. Oysa olguları
olaylaştıranların insan olduklarını bildiğimiz halde yani her bir olguyu
olaylaştıranın bizatihi insan dediğimiz varlık olduğu halde. İnsan yani
karşındaki, senin benim gibi, neyinde hikmet arıyorsun ki behey ahmak. Böylece
hakikatin ve ulvi değerlerin canına okuyoruz. Kaybeden de kendimiz oluyoruz.
Niçin? Aşağılık bir dünya umuru için. Değer mi? Değmez ama güya değdirmeye
çalışıyoruz beyhude yere. Zamanın, devrin, günlerin, insanların kölesi oluyoruz
bile isteye. Niye böyleyiz? Çünkü insan değiliz, insan gibi görünüyoruz. Henüz beşerlik
düzeyindeyiz ve orada çakılıp kalmışız. Bilmem biri şu kimliğe sahipmişte, işte
daha çok yapacağı işler varmışta, eleştirmek yanlışmışta, yaptığı her türlü
pisliği sineye çekmem gerekiyormuş da. Hadi ordan pezevenk. Kimin pislik yapma
hürriyeti varmışta haberimiz yokmuş, o hürriyeti kim vermiş, kime vermiş, niçin
ve nasıl vermiş? Oysa bizim yapmamız gereken şey; tüm zamanlarda hakikate
dokunmak ve karanlığın perdesini hakikat darbeleriyle yırtıp atmaktır, paramparça
etmektir. Yani dosdoğru olmaktır. Yani gerçeklerden korkmadan yaşamaktır. Yani
insan olmaya çalışmaktır. Bilakis nasıl insan olabiliriz? Hakikatin tutsak
olduğu yerde biz nasıl insanız diye ortaya çıkabiliriz ve kimi inandırabiliriz
böylesi büyük bir yalana? Böylesi bir durumda da, en ağır tenkitleri ilk
evvelde yönelteceğimiz yer kendimiziz yani insandır. Başkalarını değiştirebilme
şansımızın, ihtimalimizin, imkânımızın olabildiğince güç olduğunun farkında
olunarak yola çıkılması icap etmez mi? Kendimizi değiştirmeden başkalarını
nasıl değiştirebiliriz? Kendimiz temizlenmeden başkasını nasıl
temizleyebiliriz? Kendimiz kurtulmadan başkasını nasıl kurtarabiliriz? Öyleyse,
her zamanda ve her zeminde, her şartta ve her koşulda olması icap eden en
isabetli bir metodu da düstur edinmemiz iktiza ettiği gün gibi aşikâr değil
midir ve önerimizde bundan başka bir yol, metot olabilir mi? Binaenaleyh,
öz-eleştiri her zamanda, devirde, dönemde elzem olan ve hayati ihtiyacımız
olarak orada öylece duran bir durumdur. Aksi durumda kendimizi hep doğru olarak
göreceğiz, yanlışlarımızı kabule yanaşmayacağız ve her şeyde bir hikmet arayıp
duracağız, nihayetinde de gayr-i insani bir yaşama kendi ellerimizle mahkûm ve
layık olacağız. Sonra da insan görünmekle insan olduğumuzu sanacağız.
Bir olay meydana geliyor hemen çözümü
Tanrı da arıyoruz ve el açıp yalvarıyoruz Tanrı’ya ama bir kez bile dönüp
kendimize bakma ihtiyacı hissetmiyoruz, sanki suçlu Tanrı’ymış gibi ya da
inanışınıza göre nasıl düşünüyorsanız öyle düşünebilirsiniz, üstelik başımıza
ne gelirse kendi ellerimizle yaptıklarımız yüzünden geldiğini bildiğimiz halde (((ki, biliyor
muyuz acaba gerçekten ya da bilmiyoruz da biliyormuşuz gibi mi davranıyoruz
yani kendi kendimizi mi kandırıyoruz yahut gerçekten biliyoruz da bildiğimiz
halde bilmiyormuşuz gibi mi davranıyoruz, biliyor ama yapmak işine gelmiyor
desinler diye?))). Keza, Tanrı sanki bilim diye bir şeyi var etmemiş
gibi hemen münhasıran maneviyata kaçıyoruz ama samimiyetsiz bir halet-i ruhiye
içinde. Çünkü şu anki inanışımızla ve inanışımızı gösterişimizle gerçekten
sekteriz hem de ekstrem bir sekterlik bu. Fakat bir kez olsun şöyle kendimizle
baş başa kalıp; bundan sonra büyük insanlığın yasalarına uyacağıma, adaletten
ve ahlaktan ayrılmayacağıma, emrolunduğum gibi dosdoğru olacağıma, insanlara
zulmetmeyeceğime, riyakâr olmayacağıma, yasaları herkese eşit olarak tatbik
edeceğime, insanları aldatmayacağıma, kul hakkı yemeyeceğime, müsrif ve müfteri
olmayacağıma, insanları kendi kulum gibi görmeyeceğime, toplum mülküne el
uzatmayacağıma ve el uzatanların ellerini kıracağıma, şöyle böyle yapıyorum
diyerek el uzattıklarımı temizleyeceğimi sanmayacağıma, hakikat aleyhime de
olsa hakikati ortaya koymaktan imtina etmeyeceğime, hakikati ortaya koyanlara
hayatı zehir etmeyeceğime and içerim diyemiyoruz, gerek büyük insanlığın derin
vicdanı önünde gerekse büyük kitabı ellerimize alıp üzerine basarak. Buyurun
söyleyin diyebiliyor muyuz? Diyemiyoruz. Sahtekârca hareket ediyoruz, güya
Tanrı’yı kandıracağız ya da büyük insanlığın ortak vicdanını teskin edeceğiz.
Önce insan olacağız insan. Sonra da gereken ne ise onu yapacağız, ondan sonrada
gelene sabredeceğiz ve çarelerini bulup uygulayacağız. Ne bilimi inkâr
edebiliriz ne de ortak vicdanı yok sayabiliriz. Bilimi ve vicdanı ıskalayarak
varolabileceğimizi mi sanıyoruz? Din dediğiniz, insanı ilgilendiren ve insanın
manevi yaralarını saran bir olgudur, onu da namusluca kullanırsak yani afyon
niyetiyle kullanmazsak, ki maalesef şu an din afyondan başka hiçbir şeydir,
zira dini öyle bir tahrif ve tahrip ettik ki din artık din değildir ama bilim
dediğimiz şey yaşadığımız dünyayla birlikte tüm madde alemini ilgilendiren bir
şeydir. Tedavi olmadan iyileşebileceğimizi mi düşünüyoruz? Biz hastayız ve
hasta olduğumuzu bileceğiz, yüreğimizi acıtsa da, beynimizi zonklatsa da
bileceğiz bunu. Çünkü biz gerçekten hastayız. Bilakis, hasta olduğumuzu kabul
etmeden, hiçbir zaman iyileşme imkânı bulamayacağız. Madden ve manen iflasın
eşiğindeyiz ve bir an önce kendimize dönüp, hakikate yönelip, tedavinin
yollarını aramalıyız. Kendimizden kaçıp, başkalarını kötülemekle bir arpa boyu
yol alamayız. Suçluyuz
ve kabul edeceğiz!
Herkesi eleştiriyoruz da kendimizi
eleştirmekten korkuyoruz, eleştirene de acımasızca davranıyoruz. Niye böyle
yapıyoruz? Çünkü pislik olmuşuz. Elimize, yüzümüze, gövdemize pislik yapışmış
ve ne yaparsak yapalım çıkaramıyoruz. Oysa eleştirinin olmadığı yerde her şey
donar, insanlık ölür ve ölür her şey insanlığın ölümüyle. ‘’Elimden gelse Doğu Âleminin eğitimine
Eleştirel Düşünme Dersleri koyardım’’ diyen Aliya İzzetbegoviç değil miydi? İşimize
geldiğinde Aliya Bilge Kral’dır, işimize gelmediğinde esamisi bile okunmaz. Her
tarafta böylesi açmazlarda değil miyiz? Artık her şeyin çok iyi taciri olmuşuz.
Tarihimizi, dinimizi, ideolojilerimizi, şahsiyetlerimizi adeta tecime vasıtası
kılmadık mı? Âlemi kör ve sağır mı zannediyoruz? Gerçeğin üstünü örtmekle
gerçeği yok etmiş mi oluruz? Devekuşu olmak ne kazandırdı bugüne kadar, bundan
sonra ne kazandırabilir? Gerçek, ruhumuzu acıtsa bile, bilsek ve ona göre
davransak mı iyidir yoksa gerçeğin üzerini örtüp, açtırmayıp öylece bıraksak mı
iyidir? Sanki gerçekler bir gün ortaya dökülmeyecek ve sanki dökülmesi
engellenebilecek ve sanki bugün eyvallah çekenler o gün de eyvallah çekebilecek
gibi hareket ediyoruz. Oysa Emile Zola’nın dediği gibi; ‘’gerçek yürüyor ve onu hiçbir şey
durduramayacaktır, toprağın altına gömseniz bile birgün fışkırıp çıkacaktır.’’ Düşüncenin
namusuna tecavüz ediyoruz. Oysa üstat Cemil Meriç’in dediği gibi ‘’her ne pahasına olursa olsun düşüncenin
namusuna sadık kalmalıydık.’’ Her tarafımız klavye kahramanlarıyla
lebalep dolmuş. Ortalık entel züppelerden, sahte ve malumatfuruş âlimlerden,
onursuz aydınlardan ve kof sanatçılardan, koltuk sevdalısı bürokratlardan,
pezevenk kompradorlardan ve madrabaz ve haysiyetsiz politikacılardan
geçilmiyor. Ya insanlık ne olacak diyen ve insanlığı düşünen yok. Hakikat ölürse
insanlık yaşayabilir mi diye soran yok. Bizim ihtiyacımız olan nedir peki? Ne
yani hasta olduğumuz gerçeğini sarf-ı nazar mı eyleyelim ve öylece geberip
gidelim mi? Hayır kardeşim hastayız ve iyileşmek istemeliyiz. Biz istemeden
kimse bizi iyileştirmeyecek. Biz istemeden bizi kim değiştirebilir, kim
iyileştirebilir, kim aydınlatabilir, kim uyandırabilir, kim temizleyebilir? Hülasa;
her şey bize bağlı. Mesela; kendi ellerimizle işlediğimiz kötülüklerin sonucunu
yaşarız, layık olduğumuz gibi yönetiliriz, değişmezsek değiştirilmeyiz, ne
edersek onu buluruz. Yalan mı bunlar? Öznesin sen özne behey insan
denilen sefil, nankör ve cahil yaratık. Öz-eleştiri yapmadan gerçekleri fark
edip düzlüğe çıkamayız, tedavi yolarını bulamayız, münhasıran kendi kendimizi
avutmakla ve kandırmakla iştigal eder dururuz. Yanlışımızı görmekten ve onunla
yüzleşmekten imtina etmemeliyiz ve bundan korkmamalıyız. Tarihi bile
okuyamıyoruz. Neleri var ettiğimizi, var ettiklerimizin nasıl yok olup
gittiğini idrak edecek zekândan yoksunuz maalesef. Engin bir kültürel hamuleye
malikiz ama malik olduğumuz şeyden bihaberiz, bu yüzden de bataklıkta debelenip
duruyoruz mütemadiyen. Ya birilerini memnun etme derdindeyiz ya da elde
edeceğimiz ucuz menfaatlerin peşindeyiz. Bin türlü fırkaya bölünmüşüz ve her
fırka kendisinin mutlak hakikat olduğu zannıyla diğerini öteler olmuş, böylece
insanlar da tefrikaya duçar kalmış ve birbirlerini yeme derdine düşmüşler.
Sonra da birlik beraberlik olsun nutukları çekiyoruz. Ya nasıl olunacak?
İnsanları ötelersek, onları küfre düşmüş olarak görürsek, her şeyi kendimizin
bildiğini iddia edersek, karşımızdakilere hakareti yağmur gibi mütemadiyen
gönderirsek ve her şeyi kendimizin hak ettiğini düşünürsek nasıl olacakta bir
ve beraber olacağız? Birliği nasıl sağlayacağız? Lafla peynir gemisi
yürümeyeceğini biliyoruz ama her devirde böyle yapmaya çalışıyoruz. Çünkü biz,
gerçekten, adi, aşağılık, mal, cahil, ahmak, sefil yaratıklarız. Lütfen biraz
ciddiyet, samimiyet, namus, şeref ve dürüstlük.
Hesapsız, umarsız, çıkarsız ve apaçık
olarak ifade etmek ihtiyacını hissettiğim şey şudur ki; insan denilen varlığın
ihtiyaç duyduğu ve ihtiyaç duyması gerektiği şey; her şeyden evvel ve
behemehâl, bizatihi insanlık tarihi sürecinde ki yaşanmış tecrübeler ışığında,
hiçbir zümrenin, şahsın, partinin, cemaatin, fraksiyonun menfaatini düşünmeden,
direkt olarak safi bir insan olmak bağlamında münhasıran hakikatin ışığını
görmek ve ona yönelmektir ve hakikatin ışığında olguları ve olayları namusluca
tahlil, tetkik, tahkik etmek ve çözümlemektir ve buradan sorunları doğru teşhis
edip, çare olacak tedavi yöntemleri geliştirmektir. İnsiyaki davranışlar
sergilemek değildir. Akıllı ve iradeli davranışlar sergilemektir. Bilakis
havanda su döğmekten başka hiçbir şey yapmayız. Yaptığımızı sansakta yapmayız,
yapmış olmayız. Kendi kendimize gelin güvey oluruz. Dağa küseriz ama hakikatte dağın
bizden haberi bile yoktur. Fakat çok şey yaptığımızı sanırız ahmakça.
Eleştiriye tahammül edemeyen, eleştiriye kendini kapatan, eleştirene acımasızca
düşmanlık gösteren, kendini, bilgisini ve gücünü layüsel ve dokunulmaz addeden
ve tüm bu durumları dogmatik bir ideolojiye tedvir eyleyip, aklın önüne
geçirip, insanlığa da dikte etmeye yeltenen her kim olursa olsun ya da hangi
medeniyet olursa olsun veyahut ta ki din bile bu hale düşürülmüş olsa bile ve
dahası hangi ideoloji bu şekilde yaklaşım içinde bulunursa bulunsun hiçbir
zaman necatın müsebbibi olacak raddeye gelemez. Bunu ruhlarımıza ve
zihinlerimize kazımalıyız, hem de icap ediyorsa kanla kazımalıyız. Zira necata
doğru tek bir adım bile atma mecalimiz ve şansımız olamaz. Bitevi tereddi eder,
tedenniye mahkûm oluruz, terakkiyi rüyalarımızda bile göremeyiz. Tenkidin olmazsa
olmaz önkoşullarından birisi, belki de birincisi, kendi doğrularım diye bir
şeyin olamayacağının ve böyle bir şeyin tüm insanlığa dikte edilemeyeceğinin
farkına varmaktır. Bilakis, ilk evvelde kendi doğrularım dediğin şeyle
behemehâl hesaplaşmasını bilmektir ve buna cüret etmektir. Çünkü kendi
doğrularım hakikatin düşmanıdır ve bu bilinmelidir. Artık zaman,
atalarımızdan tevarüs eden inançlardan sıyırılıp kurtulmaktır ve hiçbir inancı
da dogmaya dönüştürmeden tedavide kullanabilmektir. Yapabilecek yüreğimiz ve
tolere edebilecek beynimiz var mı bunu? Aklı ne zaman aktive edeceğiz ya da
etmeyi düşünüyoruz? Yoksa birilerinin kuyruğuna sinek gibi yapışıp, hep orada
kalmayı ve bu meyanda oynayacak bir şeyler bulup onunla iktifa etmeyi mi
düşlüyoruz? Böyle hayat sürmez, böyle gitmez, böyle ömür tüketilemez. Unutmayın
ki; herkes layığını bulur ve layığınca yönetilir. Şeytan, sizi Tanrı ile
aldatmasın!