KURTULUŞUN MANİFESTOSU...1...

Özgür DENİZ - 23.01.2026

Kurtulmak için uyanmak gerekir. Uyanmak için gerçeğin üzerindeki birikmiş toza üfürmek gerekir. Gerçekle, cehaletini öldürmen gerekir. Gerçekle, ölmüş merhametini diriltmen gerekir. İnsanca yaşamak istiyorsan bunu yaparsın. Boş boş konuşmana gerek yok, sadece yapman gerekeni yap. Yapmak istemiyorsan, hadi işine bak. İnsanlığı merhamet kurtaracak; ya bunu bileceksin ve merhameti kuşanacaksın ya da kulağının üstüne yatıp vahşi bir hayvan gibi yaşamaya devam edeceksin ve hayatta kalmak uğruna mütemadiyen insanlığını çiğneyip ezip geçmek zorunda kalacaksın.

 

Geçelim!

 

Masallara karnım tok, hakikat alır mısınız? Evet, hayat boyu masal dinledik ve hakikati kenarda bıraktık, şimdi hakikat zamanı. Söylemler kulaklarımı sağır etti, gözlerim eylem görmek ister. Sadece söylemde kalan şeylerden tiksiniyorum. Bildiğim şeylerinizle gelmeyin, insanlığınızla gelin, bana insanlıktan başka hiçbir şey lazım değil ama hiçbir şey. İnsanlığınız varsa alırım, bilakis toz kaldırmayın. Bilmediğiniz bir şeydir belki insanlık ama bir deneyin bakalım, belki becerebilirsiniz, içinizde bir yerlerde henüz ölmemiş olan bir kırıntısı vardır belki insanlığın. O kırtıntıya da eyvallah olsun.  

 

Geçelim!

 

Bir çağ düşünün ki, herkes rezil oluyor ama kimse hicap duymuyor. Hicap kaybolmuş, arsızlık geçer akçe olmuş. Merhamet zaten ölmüş ve gömülüp, üzerine beton dökülmüş. Ahlak dersen, yerlerde sürünüyor. Üç kuruşa namustan, şereften taviz verir olmuşuz. Merhamet ölmüşse adaletin yaşayamayacağı zaten aşikar. Laf salatasına ihtiyacım yok, gördüğüm, hissettiğim, anladığım saf gerçeklerdir bunlar. Cehaletin ve vahşetin en koyu haliyle hüküm sürdüğü bir çağı yaşıyoruz dünya ölçeğinde ve yaşamın her boyutunda. Bilgi yok, his yok, anlamak diye bir şey zaten yok. Bildiğimizi zannediyoruz sadece. Daha çok anlayacağımıza daha çok inanmayı tercih ediyoruz. Bir mesleğimiz var ya, artık her şeyi biliyoruzdur. Ki, gerçekten de öyle, hatta servetimiz var diye her şeyi bir bilen oluyoruz. Şöyle piyasaya bakın, daha kendini bilmeyen tipler her şeyi biliyorlar. Ama hadi buyur konuş dediniz mi, saçma sapan, abuk sabuk konuşmaya başlıyorlar, fikir dersen hak getire. Niye? Çünkü bir meslek sahibiler ve ayrıca kasaları yüklü. Oysa zır cahiller ama haberleri yok. Öyle ya, meslek sahibisin diye mesleğin dışındaki dünyayı da bileceksin diye bir kaide yok, komprdorsun diye her şeyi senin bilmen gerekir diye bir kanun yok. Hadi meslek sahibini bir yere kadar anlarım da sana noluyor aşağılık komprador? Paran var diye konuşuyorsun ve dinliyorlar, bir şey bildiğini san diye, yoksa malın önde gideni sensin ve seni dinleyenlerde bunu biliyorlar. Dilimiz var ama konuşma yetimizi kaybettiğimiz zamanı hatırlamıyoruz. İyilik saflık, dürüstlük aptallık, hicap duymak alıklık, suç işlemek erdem sayılır olmuş. Yalan hakikat olarak görülüyor, karakter menfaate kurban veriliyor. Yüzsüzlük özgüvenli olmanın yerini almış. Ağzına geleni kusmak dobralık sayılmış. Böylece kan emici kompradorların insafına kalmış bu dünya. Çünkü kendilerine göre bir insanlık bulmuşlar karşılarında, belki de kendilerinden daha cahil ve vahşi bir sürü. Nihayet yekpare insanlığın üzerinde ezici bir egemenlik tesis etmişler ve bozdukça bozuyorlar, zira bozmadan tesir altında bırakıp kendilerini onaylatamazlar, dolayısıyla egmenliklerini sürdüremezler. Kan emici kompradorlar tarafından yönetilen bu dünyada insanların varlıklarının özüne dair bir uyanışa yeltenmeleri egemen güçlerin hiçbir şartta ve koşulda işlerine gelmediği için insanlığı hasta etmeyi, suçlu yapmayı, insanların psikolojisini tahrip etmeyi, insanları yapaylığa maruz bırakmayı başarmışlar. Binaenaleyh, hastayı hastaneye, suçluyu hapishaneye, toplumla uyumsuzu tımarhaneye, insanları daha çocukluktan yapaylığa mahkum etmişler. Bunu başarmak egemen güçlerin işlerini kolaylaştırmış. Amma velakin gerçekte hastane sağlıklı olanı hasta etmiş, zira insanları ilaç bağımlısı yapmış; hapishane suçsuzları suçlu yapmış, zira hapishaneye hiçbir zaman gerçek suçlular girmemiş; toplumla hatta filhakika toplumla değil egemen güçlerle uyumsuz olanı gerçekten delirtmiş; yapay, sanal ve sorunlu eğitim çocukların fevkaladeliklerini ve harikuladeliklerini budamış. Nihayet insanlık çökmüş, çürümüş, kokmuş ve şimdi zehrini bırakıyor tüm ruy-i zemine.

 

Geçelim!

 

Allah diyor ki; ‘’emrolunduğunuz gibi dosdoğru olun.’’ ‘’sadece iman ettik demekle kurtulacağınızı mı sandınız?’’

 

Hz. Muhammed diyor ki; ‘’bildiğinle amel et.’’

 

Mevdudi diyor ki; ‘’inançlarınız hakkında istediğiniz kadar konuşun, ister yüksekten ister alçaktan konuşun, gerçeği oluşturan şey eylemlerinizdir. Sadece laf söylemek hiçbir anlam ifade etmez.’’

 

Seyyid Kutup diyor ki; ‘’sonu cennete varacak yolda, boş hayallerin ve sadece lafta kalan kuru sözlerin hiçbir yeri ve kıymeti yoktur.’’

 

Einstein diyor ki; ’’dünya, kötülük yapanlar yüzünden değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli ve kötü bir yerdir.’’

 

Huxley diyor ki; ‘’Elbette ki hayatın gerçek amacı bilgi edinmek değil, eylem yapmaktır.’’

 

Ali Şeriati diyor ki; ‘’aydın, bir mirası taşır üzerinde, kutlu bir mirasçıdır o, Peygamber varisi. O sadece söylemez, aynı zamanda eyleyendir de. Ulvi bir misyonun çağlardan çağlara taşıyıcısıdır. İnsanlığın bilincini uyandırmalı, şuurunu ayaklandırmalı, yol göstermelidir insanlığa. İçeride ama önde olmalıdır. Fakat önde olmayı isteyerek değil, olması gerektiği için.’’

 

Remzi Oğuz Arık diyor ki; ‘’örnek insan kimdir diye sorsalar, düşünmeden aydın olanlardır derim. Bir ideale adanmış olanlara denir aydın diye. Hariçten hiçbir tesir kendisine müdahil olmadan, milletinin ve insanlığın mukadderatı üzerine mütemadi sorular üreten, o sorular temelinde sorgulamalar yapan ve bulduğu cevapları korkusuza milletine duyuran insandır aydın.’’

 

Muhammed İkbal diyor ki; ‘’yalnız yürüyebilirsin, belki yürümelisin de ama kervandan ayrılmadan. Kervanla birlikte ama önde.’’

 

Cemil Meriç diyor ki; ‘’aydının kafası tektir, onun kendi kafası vardır ve o kendi kafasıyla düşünendir, aydın başka kafalarla düşünemez ve bulduğu hakikatleri hiçbir şeyden imtina etmeden haykırır, halkına duyurur.’’

 

Lenin diyor ki; ‘’aydın, burjuvazinin postalı olamaz, o halkın eli, gözü, kulağıdır.’’

 

Mao diyor ki; ‘’aydın, bir balıktır ve halk dediğimiz, o balığın denizidir.’’

 

Karl Marks diyor ki; ‘’elbette hayvanlıkta bir tercihtir ve tercih ettiğin şeyi olabilirsin yani bir hayvan olabilirsin. Bunun için fazla bir şey yapmana gerek yoktur. İnsanlığın acılarına sırtını dönmen ve kendi postunu önemsemen yeterlidir.’’

 

Geçelim!

 

Bu bir manifestodur ve uyarıdır. Saf gerçekleri hayattan süzüp insanlık sofrasına koyan bir manifesto ve çırılçıplak uyarı. İnsanlığın kurtuluş manifestosu ve uyandırıcı uyarıcısı. Bu manifestoyu ve uyarıyı okumadan, bilmeden, hissetmeden, anlamadan, uygulamadan kurtuluş muhal ender muhaldir. Tüm benliğimle yemin ediyorum muhaldir. Böylesi bir manfiestoyu bugüne kadar hiçbir kimseden işitmediniz, badema da işitmeyeceksiniz. İlk ve son olarak işitiyorsunuz. Din, dil, milliyet farketmez, düne, bugüne ve yarına, hülasa; tüm insanlığa asırlık hitaptır bu. Çünkü içinde benlik yoktur, bencillik yoktur, ucuz hesap yoktur, menfaat yoktur. Münhasıran insanlığın kurtuluşu ve iyiliği adınadır tüm çırpınışlar. İnsanın ve insanlığın bugünkü halinin temelinde yatan tüm derin gerçekler burada. İnsanlığın trajikomik hikayesidir bu. Keşke cennet gibi bir dünyada yaşasaydıkta, cehennemi resmetmek zorunda kalmasaydık. Malayani ile iştigal etmeye, maksadı sarf-ı nazar eylemeye lüzum yok. Komplekse, hasede, fitneye, fesada lüzum yok. Gerçeği mi görmek istiyorsun? İşte burada. Gerçek değil mi diyorsun? Buyur yalanla. Hesapsız, umarsız, pazarlıksız dal düşün deryasına. Her şeyi bildiğini sanma, bilmediklerinin olabileceğini düşün, bilenleri dinleyebil, dinleyebil ki gerçekleri anlayabil, gerçekleri anlayabil ki derin uykundan uyanıp ayağa kalkabil, ayağa kalkabil ki varlığını hissettirebil. Masallara, martavallara karnımız tok. Ağır bir tecrübenin ürünüdür yazıp söylediklerimiz. Çok detaylı müşahade edilip, çok ince süzgeçten geçirilip, muayyen bir kıvama erdirilip, piştikten sonra huzura sunulmuştur. Dinlerseniz dinlersiniz ve gerekeni yaparsınız, dinlemezseniz tercihinizdir sonucunu yaşarsınız. Keşke böyle olmasaydı da bizde acı gerçekleri dile getirmeye mecbur kalmasaydık. Sonsuz doğallıkla, hesapsız, umarsız, çıkarsız, pazarlıksız olarak ama aynı zamanda derin bir hüzünle yazılmıştır. Çünkü bu ülkenin, bu milletin ve yekpare insanlığın yarınları adına endişe içindeyim. Zaten bir 5 yıl daha müşhade altında tutarım insanlığı, ondan sonra ne hali varsa görsün derim, iyiye doğru gitttiğini hissetmezsem. Bilakis, helâkin yakındır ey insan ve insanlık!

 

Geçelim!

 

Evet, biliyorum, gerçek çok tehlikelidir ve sürü insanı, gerçekten, gerçeği haykırandan nefret eder. Zira gerçek, tüm kirli oyunları bozar. Gerçek, yalanı ve aşağılık yalancıyı faş eder. Gerçek, koforu yerle yeksan eder. Gerçek, rahatsız eder. Gerçek, rahat uyutmaz. Gerçek, korkunçtur. Gerçek, malayaniden uzaklaştırır. Gerçek, bazen yaşamdan bile usandırır. Gerçek, yalnzlaştırır. Gerçek, garip bir temkinli olma duygusu zerkeder. Gerçeği bilmek için yürek gerek, cesaret gerek, onur gerek; hesapsız, umarsız, pazarlıksız olmak gerek. Gerçeği tolere edebilmek için vicdan gerek, merhamet gerek. Gerçeği bilmek için, dünyadan vazgeçebilmeyi tetikleyecek bir irade gerek. Gerçeği haykırabilmek için de canından vazgeçebilecek yüce bir cesaret gerek. Filhakika, gerçeği bilmek için insan olmak gerek. Gerçeği bilen sürüden kopar, yalnızlaşır, özgürleşir, belki doğal olarak temkinli olabilir ama bu korku değildir. Gerçeği bilmek, bazen ölüme gülümsemektir. Çünkü, gerçeğin ateşi cehennemin ateşinden daha çetindir belki de. Ama diğer yandan da yaşama bir davetiyedir. Birilerinin oyunlarını bozarken, birilerinin yaşamak sevinçlerini diriltir. GERÇEK, BİRGÜN KAPINIZI ÇALAR, ÇALACAK! O sizin kapınızı çalmadan, siz onun kapısından girin. Gerçekten, sonsuza kadar kaçış muhal ender muhaldir. Gerçekten kaçmanın, kurtulmanın tek bir yolu vardır; ÖLÜM! Ya ol, ya öl!

 

Geçelim!

 

İnsanlık dünyasındayız de mi? Elbette canlı cansız muhtelif varlıkların tecessüm ettiği bir dünyadayız amma velakin kendimizin bulunduğumuz, bizatihi yaşadığımız ve böyle olduğunu hissettiğimiz dünya için insanlık dünyası dememizde sakınca yoktur herhalde. Şöyle zevahire bakınca öyle görünüyor zahir. Velakin insanlık görünmekle ve görüntüyle alakalı bir şey değil filhakika. Geçelim! İnsanız de mi, kendimizi öyle tanımlıyoruz her şeyden evvel. İnsan olduğumuzu düşünüyoruz. Öyle ya, kimse insan değilim demez. Tabi, insanlığın, kendini öyle görmekle ve tanımlamakla olacak bir şey olmaması ayrı mesele. İnsan olmak, bu dünyadaki en zor şeydir, ondan zor hiçbir şey yoktur. Çok kolay bir şekilde her şey olabilirsiniz ama insan olmak bir ömür ister, o ömür sürecinde verilecek bir emek ister. Binaenaleyh, kim insan olmaktan şeref duymaz? Haddizatında insan olmak yürekle ve beyinle olabilecek bir şeydir ancak. Velakin, şimdiki zamanda insan olmak sanki tiksinti verici bir şeymiş gibi görülüyor. Çünkü, insan olmaya başladığınız zaman büyük bedeller ödemeye de hazır olmanız icap ediyor aynı zamanda. İster istemez herkesi ihata eden, yani hiç kimseyi tefrik etmeyen, ötelemeyen, dışarıda bırakıp içine almamazlık etmeyen yegâne olgudur insanlık. (((Tabi bu meyanda biz kalıpsal bağlamda söz ediyoruz yoksa görüntüyle insan olunamayacağı da ayrı bir gerçekliktir söylediğimiz gibi, ister kabul edilsin, isterse red, değişen bir şey olmayacaktır, zira siz gerçekliği görmeseniz de, reddetseniz de o asla bir yere gitmez orada öylece tüm heybetiyle durur ve insan olmayı beceremeyenler görüntüleriyle insan olarak kabul göremeyeceklerdir, çünkü insan, beyni ve yüreğiyle insandır, öyle ya çıplak doğduk ve çıplak gideceğiz yani insanlık çıplaklıkta belli olan bir şeydir, her anlamda pahalı örtülerle belli olan bir şey değil. Pahalı örtülerinizle sizi insan kabul edenler, münhasıran sizden nemalanmak isteyenler olacaklardır, bilakis sizi insan olarak görenler değil.))). Bazen bazı durumlarda bazı etkiler-tepkiler muvacehesinde ‘’bizde insanız’’ kardeşim diyoruz değil mi? Sıradan bir alışkanlık ve klişe olmuş artık bu durum. Bildiğimiz insan yani gördüğümüz, algıladığımız, hissettiğimiz, anladığımız, dokunduğumuz haliyle bildiğimiz insan, eli, gözü, kulağı, dili, ağzı, dudağı, kaşı, saçı, burnu, kalbi, duyguları ve düşünleri olan insan, iyilikle kötülüğün bünyesinde mündemiç bulunduğu insan. Doğan ve ölen, ağlayan ve gülen, seven ve nefret eden, aptal ve akıllı olan bir varlıktan söz ediyoruz. Safi bağımsız bir olgu olarak düşünelim insanı. Herhangi biri tarafından herhangi bir şeyin bulaşmadığı, herhangi bir tesire maruz kalmamış bir olgu olarak. Çırılçıplak bir olguymuş gibi düşünelim. Çünkü o dünyaya doğmadığında yoktu, geldiğinde de çırılçıplaktı yani hiçbir şeysizdi. Yeryüzüne fırlatılmış haliyle yani bir yabancı olarak ve henüz dünyaya dokunmamış ve dünyanında kendisine ilişmemiş biri olarak. Çünkü üzerine bulaşmış ne varsa sonradan bulaştı, toprağa düştükten ve dünyaya ona iliştikten sonra. Ve her şeyde o andan itibaren transformasyona uğradı zaten insan özelinde. Çamurdan çıktı ama toprağın üzerinde çamurlaştı. Biz çamur olmadan önceki haliyle ele alalım. İnsan olmanın pratik yani edimsel nokta-i nazarından, zaruri olması babından ve en faydalı olabileceği haliyle, incinilmeyi ve hatırı, gönlü bir kenara bırakarak hatta rijid görünme halini bile göze alarak bir öz-eleştiri yapmak ve kurtuluşun manifestosunu huzura sunmak derdindeyiz. Biz insançocuklarının her şeyden evvel ve behemehâl böylesi bir şeye muhtaçlığımız reddi imkânsız bir gerçekliktir. Zira insanlıktan inhiraf etmiş bulunmaktayız. İnsanlığımızı çiğnemişiz, ezip geçmişiz ve fırlatıp çöpe atmışız. Zaten bu andan itibaren de masivaya dair ne varsa bozulmaya, çürümeye, tefessüh etmeye yüz tuttu. İnsan denilen şeyin dokunduğu her şey kire, çamura bulandı. Kuşkusuz olabildiğince ciddiyetli, halis niyetli, düzeyli bir tenkit olacağı gibi, kuvvetle muhtemel bir katılığı, sertliği de mündemiç olacaktır eleştirimiz, manifestomuz. Nihayetinde böylesi bir öz-eleştiri metodolojik bir problemdir, zira şayet hakikate vasıl olmamız icap ediyorsa, ki etmesi de iktiza eder, böyle bir maksad mutlaka bir metodu iktiza eder. Öyle ya derdimiz hakikatten başka ne olabilir ki, kurtuluşun yolunu bulmak ve kurtulmak istiyorsak? Niyetimiz insanı yerin dibine sokmak, onu kötülemek değildir ve olamaz da, olmamalıdır da zaten. Çünkü behemehal kutsallığını nazar-ı dikkate alırız insanın ve insanlığın. İnsana değer atfetme, her türlü kötülüğü ona hamletmeme, onu sigaya çekme, onu kötülüklerden iyiliğe yönlendirme, temizlenmesinin önünü açma ve nihayet hakkında nesnel bir hükme varma derdindeyiz (((İmmanuel Kant’ın -Pratik Aklın Eleştirisi- kitabını okumayı naçizane öneriyorum tam da burada ve şiddetle))). Piyasa değerlerinin hadimi olmuş ve o değerlerle narkozlanmış ve kuklalaşmış, hödükleşmiş, parayla kalemini satan şerefsiz entellerin anladığı, anlayacağı ve anlattığı tarzlardan kendimizi ari tutuyoruz ve uzağız da bu tarafa. Binaenaleyh niyetimizin safiliği anlaşılmalıdır. Çünkü biz, münhasıran hakikatin peşindeyiz, bir acımız, derdimiz ve davamız vardır, hakikatin önünde eğiliriz ve hakikati de hiçbir maddeye değişmeyiz ve dahi cümle âlemi de hakikate perestij etmeye, hakikatin önünde eğilmeye, hakikate ram olmaya davet ederiz. Çünkü hakikatin tutsak olduğu bir dünyada insanın özgür olmasının muhal ender muhal olacağını biliriz. Hakikat özgür değilse, özgürlük hakikatli değildir, yalandır. Ve hakikatin yalan olduğu bir alem de; kurtuluş, mutluluk, cennet ham hayaldir. Hatta orada insanın varlığı söz konusu değildir.

 

Maalesef, hakikatin öldüğü, hatta bizzat insan eliyle öldürüldüğü bir dünyada bulunmaktayız. Zira insançocukları olarak hakikati sevmeyen, hakikati ifşa edenlerden nefret eden varlıklarız. Gerçekten hakikatten nefret ediyoruz ve onu haykıranlardan da nefret ediyoruz. Hakikat, can acıtıcı bir şeydir, bu yüzden de ona mesafeli durmayı, bilakis yalanlarla yaşamayı yeğliyoruz. Çünkü insançocukları olarak hakikatten korkuyoruz, binaenaleyh korktuğumuz hakikate düşman oluyoruz. Tabi bizi korkutan nedir onu da söylemliyiz. Elbette adaletten yoksun kuvvettir (((kendimiz için değil hepimiz için söylüyorum bunu, çünkü insan elinin ürünü olan düzenlerin hepsi hakikatten ürkerler ve hakikate ancak kendilerini onaylayacakları kadarıyla müsaade ederler, hakikat ise tahrif ve tahrip edilmeden hiçbir yanlışa, yalana onay vermez, veremez, bu da ayrı bir hakikattir))). Bu yüzden de hakikate erişeceğimiz tüm noktalardan uzak duruyoruz ve herkesinde uzak durması için elimizden geleni yapıyoruz. Hakikati cehennem gibi görüyoruz, zira pislikler içeresinde yüzüyoruz. Tüm işlerimizi, hakikati gizleyerek ve insanlığı pembe yalanlarla aldatarak yapıyoruz ve yürütüyoruz. Çünkü hakikat ortaya çıkarsa bizim yalan olduğumuzun çırılçıplak görüneceği endişesiyle bitevi karanlığın içinde yaşamaya, karanlığın krallığını oynamaya, karanlıkta yaşatmaya mahkûm ediyoruz kendimizi ve herkesi. Hakikate dokunmamak için, ne kadar dolambaçlı yol varsa oralardan yürümeye çalışıyoruz. Zira hakikatin önüne insan eliyle yazılan şudur; ‘’dokunma yanarsın!’’ Kim dokunabilir ki gayrı hakikate? Öyleyse kendimize kendimizin uydurduğu ve mutmain olacağımız ve dahi bizi onaylayacak hakikatler peşine düşüyoruz. İşte bizim derdimiz, tam da böylesi bir inhiraftan kurtulmaktır ve şayet kabilse, elimizden geliyorsa ışık yakmaktır, insanlığı hakikatle buluşturmaktır. Tenkidimiz tashihimizdir! Eğer ki boyun büker, eyvallah eder, böyle gelmiş böyle gider dersek, daha çok çırpınırız düzlüğe erişmek için. Daha da kötüye gideriz, ki zaten daha ne kadar kötüye gidebiliriz? Handiyse helakimize ramak kalmış durumdayız. Ama bu meyanda bir daha hiçbir zaman tashihin bile kabil olamayacağı bir noktaya geliriz ki, nedametler de fayda etmez. Bu yüzden bir an evvel silkinip ayağa kalkmanın zamanıdır zaman. Terakki kaydetmenin, tekâmül etmenin ve kâmil bir insan olmanın olmazsa olmaz yegâne önkoşulu hakikatle buluşmaktır, kucaklaşmaktır, hakikatin önünde ne varsa silip, süpürüp atmaktır, bu her ne ise behemehâl yapmaktır. İnsanlığın yanlışlarını tashihi kabil olmayan bir raddeye ulaştırmamalıyız. Bu meyanda ve bağlamda, ilk evvelinde tashih ettirmemiz, tekâmüle erdirmemiz, inkişaf ettirmemiz ve kemale erdirmemiz iktiza eden ilk varlık kendimiziz ve her şeye de kendimizden başlamalıyız, zira böylesi bir şeyde muvaffak olabileceğimiz ilk olgu kendimiziz, kendimizde başarı kaydedemezsek, dışımızda başarı kaydetmemiz kabil olamaz. Öyle ya, kendini düzeltmeyen neyi düzeltebilir ki? Öyleyse, hakikati örtmeye çalışanlara inat biz hakikatin üzerini açmaya ve hakikatin bilgisine erişmeye ikdam etmeliyiz behemehâl ve öz-eleştiriden de hiçbir zaman, hiçbir şekilde endişe ve imtina etmemeliyiz, bilakis memnun olmalıyız. Kurtuluş manifestosunu da hissetmeli, anlamalı, idrak etmeli ve tatbik etmekten imtina etmemeliyiz.

 

Öyleyse, bir olguyu ve o olgunun sebep olduğu olayı tenkit etmek, onu tashih etmek maksatlı olabilir ancak, aksi durumda tenkit anlamını kaybeder ve kusurlu olur. Bir düşünce serdetmek ancak yanlışları cerhetmek adına olabilir yoksa ortaya konulan düşüncenin tolere edilmesini sağlamak ve kendimizi mutlak hakikatmiş gibi göstermek için değil. Maateessüf insanlık için pekte iç açıcı bir durumda değiliz, hiçbir yönde. Her tarafta sapıtmış ve batmış haldeyiz. Kör kuyulardan bağırıyoruz ama duyan yok. Hatta zifiri karanlığın içinde her türlü pisliğe bulaşmış ve boğulmak üzere bir haldeyiz. Ve bunu bile isteye kendimiz hak ettik. İnsanız diyebileceğimiz bir durumda bile değiliz. yemin ederim değiliz, derin düşünürsek, sarih ve beliğ olarak olgulara ve olaylara göz atarsak ancak farkına varabilriz bunun böyle olduğunun. Keşke zevahirde nasıl insan görünüpte batında nasıl insan olamadığımızı sarahaten izah ve izhar edebilsek ama dokunur insan olamayan mahlûklara ve hayatı zindan eylerler bize. Öyle ya dünya menfaati tatlıdır ve kaybetmesi acıdır. Gerçekler acı ve ağır geliyorsa, bu bendenizin suçum değildir, içine düştüğümüz resmin en bedihi ifadesidir. Ve biz yapmadık bunu ama anlatmakla mükellefiz ve anlatmak suç teşkil etmez. Mevcut resimden rahatsız oluyorsan o zaman doğru düzgün resim vereceksin pezevenk. Bugün çalakalem her şeyi yazıyoruz, fevkalade edebiyat yapıyoruz, çok süslü cümleler kuruyoruz ama tüm bunların içinde hakikate dokunan tek bir söz etmiyoruz. Ne tenkidimiz oluyor ne de teklifimiz, yazmış olmak için yazıyoruz, söylemiş olmak için söylüyoruz, konuşmuş olmak için konuşuyoruz. Ivır zıvır, boş, sığ, kof şeylerle iştigal ediyoruz, böyle olunca da maksad hasıl olmuyor. Zaten maksadın hasıl olmasını isteyen kim değil mi ya? Öyle ya, malayani ile iştigal etmek, maksadı geri bırakır. Malayaniyi kim bırakır? Ama kendimizi akıllı ve zeki sanmakta pek mahiriz. Yani zır cahiliz, cahil olduğumuzu bile farkedemeyecek kadar cahiliz. Cahiliz; çünkü sekteriz, çünkü olguyu bilmiyoruz, çünkü olayı algılayamıyoruz, çünkü yaltaklıktan beynimiz yanmış, zaten boş olan beynimiz yanmayıpta ne yapsın? Dalkavukluktan, şarlatanlıktan öte gidemiyor hiçbir davranışımız. Sergilediğimiz iğrenç ve aşağılık davranışları zekilik sanacak kadar malız. Peki, burada insanlığın göstergesi olabilecek tek bir hüccetimiz var mı? Filhakika tüm varlığımızla insanlığa mugayir duruyoruz da bunu fark edecek zeka nerede? Hayır, bilakis insan olmadığımıza bin türlü hüccetimiz olabilir belki. Niye böyleyiz? Çünkü kendimize ve kendimiz gibi olanlara tapınç içindeyiz ve insan olduğumuz vakit Rabler edindiğimiz herkesin boyası dökülüverecektir. Tanrıcıkların oyunu bozulacaktır. Kral çıplak kalacaktır, takke düşüp kel görünecektir ama böylesi bir şeyinde beri yandan dünya menfaatlerimize ağır darbeler indirmesi söz konusu olacaktır ve işte bizim de insanlığımızı kaybettiğimiz ilk adımlardan birisi burada atılmaktadır. Yani ne yapıyorsak kendi ellerimizle yapıyoruz ve kendi ellerimizle ektiğimizi biçiyoruz. Niye onurlu yaşam yolunu tercih etmiyoruz da, onursuzca yaşamayı ama onurlu yaşıyormuşuz gibi görünmeyi tercih ediyoruz? Niye çürük bir ağaca sarılmakta inat ediyoruz, oysa nice ağaçlar var, gidip başka bir ağaca sarılsak olmaz mı, o da çürürse yine eskiden sarıldıklarımıza sarılabiliriz yahut bir başkasına ama hayır ille de aynı ağaca sarılıp duracaz ve onunla birlikte bizde çürüyecez, burada mantığın, aklın emaresi olabilir mi, burada cehaletin en ağırı, sekterliğin en keskini yok mu? İşte bu yüzden dedim görünmekle olmak çok ayrı şeylerdir diye. Tıpkı bilmekle anlamanın çok ayrı şeyler olduğu gibi. İnsan görünmekle insan olmak arasında uçurum vardır. Öyleyse bizler bir an evvel görünmeden olmaya doğru evrilmeliyiz ve yeniden insan olabilmemin yollarını aramalıyız. Kendimizi insan gibi göstermek hiçbir derdimize deva değildir ve olamaz da. Ki, böyle yapmakla kimse de bizi insan görmez, münhasıran görüyormuş gibi davranır. Niye her zamanda, şartta ve koşulda münhasıran hakikate bağlı kalmıyor da, her devrein şartlarına ve koşullarına göre davranıyoruz? Sonra da çarkımız yavaşlayınca, çıkarlarımız zedelenince yeniden hakikate dönüyoruz? Dönemsel olarak hakikate başvurduğumuzda insan mı oluyoruz? Bugün, bir şeyin yanlış olduğunu bile bile yap, o yanlışı sana yaptıran güç zayıflayınca hemen doğru olanı söyle yine yanlış yapabileceğin konuma gelinceye kadar, burada hangi insanlık barınmaktadır behey pezevenk? Oysa hakikat tektir ve her zamanda, zeminde aynıdır, değişmez. Hayır, bilakis yüzümüze tükürülüyor ama duyumsamıyoruz sadece. Oysa her devirde hakikate ram olsak, bağlı kalsak, her devirde saygı duyulan oluruz ve insan olduğumuzun bile fevkine varır, kendi kendimizle onur duyarız, söylediklerimizde her devirde dikkate alınır. Tanrı ile aldanan zavallılarız, cahilleriz, sekterleriz.

 

Hiçbir devirde, hiçbir zamanda doğruya doğru, yanlışa yanlış demiyoruz. Diyemediğimiz durumlar var mıdır? Elbette vardır ama o durumlar müstesnadır. Misal; şimdi herkesin de bildiği büyük ahlaksızlıklar ve soygunlar vardır ama onları söylemeye ne yürek ne de dil gerektir, münhasıran güç gerektir. İşte bu durumlardan söz ediyoruz. Ha onları da söylersin ama gücün olması gerekir. Ama bizim mevzuya dâhil ettiğimiz yön şurasıdır; zamanında söyleyebilme gücü olupta yani yanlışa yanlış deme gücü olupta söylemeyen, demeyen namussuzların durumudur. Olguların gerçek mahiyetlerini merak etmek diye bir derdimiz zaten yok. Olayları da kendi çıkarlarımıza ve kendi tarafımızda duranların kazanıp kazanmayacaklarına göre yorumluyoruz (((mühim olan ise insanın, insanlığımızın, insanlığın kazanmasıdır))). Ama böyle yapınca bitevi kaybediyoruz. Çünkü ne acıdır ki; insanlık, dünya gerçekliği bağlamında hep kaybettiriyor. Ne kadar insansan o kadar kaybediyorsun, acı çekiyorsun, eziliyorsun. Devre göre yapılan her şeyde, zevahire odaklanıp olan biten her şeyde bir hikmet arıyoruz. Oysa olguları olaylaştıranların insan olduklarını bildiğimiz halde yani her bir olguyu olaylaştıranın bizatihi insan dediğimiz varlık olduğu halde. İnsan yani karşındaki, senin benim gibi, neyinde hikmet arıyorsun ki behey ahmak. Böylece hakikatin ve ulvi değerlerin canına okuyoruz. Kaybeden de kendimiz oluyoruz. Niçin? Aşağılık bir dünya umuru için. Değer mi? Değmez ama güya değdirmeye çalışıyoruz beyhude yere. Zamanın, devrin, günlerin, insanların kölesi oluyoruz bile isteye. Niye böyleyiz? Çünkü insan değiliz, insan gibi görünüyoruz. Henüz beşerlik düzeyindeyiz ve orada çakılıp kalmışız. Bilmem biri şu kimliğe sahipmişte, işte daha çok yapacağı işler varmışta, eleştirmek yanlışmışta, yaptığı her türlü pisliği sineye çekmem gerekiyormuş da. Hadi ordan pezevenk. Kimin pislik yapma hürriyeti varmışta haberimiz yokmuş, o hürriyeti kim vermiş, kime vermiş, niçin ve nasıl vermiş? Oysa bizim yapmamız gereken şey; tüm zamanlarda hakikate dokunmak ve karanlığın perdesini hakikat darbeleriyle yırtıp atmaktır, paramparça etmektir. Yani dosdoğru olmaktır. Yani gerçeklerden korkmadan yaşamaktır. Yani insan olmaya çalışmaktır. Bilakis nasıl insan olabiliriz? Hakikatin tutsak olduğu yerde biz nasıl insanız diye ortaya çıkabiliriz ve kimi inandırabiliriz böylesi büyük bir yalana? Böylesi bir durumda da, en ağır tenkitleri ilk evvelde yönelteceğimiz yer kendimiziz yani insandır. Başkalarını değiştirebilme şansımızın, ihtimalimizin, imkânımızın olabildiğince güç olduğunun farkında olunarak yola çıkılması icap etmez mi? Kendimizi değiştirmeden başkalarını nasıl değiştirebiliriz? Kendimiz temizlenmeden başkasını nasıl temizleyebiliriz? Kendimiz kurtulmadan başkasını nasıl kurtarabiliriz? Öyleyse, her zamanda ve her zeminde, her şartta ve her koşulda olması icap eden en isabetli bir metodu da düstur edinmemiz iktiza ettiği gün gibi aşikâr değil midir ve önerimizde bundan başka bir yol, metot olabilir mi? Binaenaleyh, öz-eleştiri her zamanda, devirde, dönemde elzem olan ve hayati ihtiyacımız olarak orada öylece duran bir durumdur. Aksi durumda kendimizi hep doğru olarak göreceğiz, yanlışlarımızı kabule yanaşmayacağız ve her şeyde bir hikmet arayıp duracağız, nihayetinde de gayr-i insani bir yaşama kendi ellerimizle mahkûm ve layık olacağız. Sonra da insan görünmekle insan olduğumuzu sanacağız.

 

Bir olay meydana geliyor hemen çözümü Tanrı da arıyoruz ve el açıp yalvarıyoruz Tanrı’ya ama bir kez bile dönüp kendimize bakma ihtiyacı hissetmiyoruz, sanki suçlu Tanrı’ymış gibi ya da inanışınıza göre nasıl düşünüyorsanız öyle düşünebilirsiniz, üstelik başımıza ne gelirse kendi ellerimizle yaptıklarımız yüzünden geldiğini bildiğimiz halde (((ki, biliyor muyuz acaba gerçekten ya da bilmiyoruz da biliyormuşuz gibi mi davranıyoruz yani kendi kendimizi mi kandırıyoruz yahut gerçekten biliyoruz da bildiğimiz halde bilmiyormuşuz gibi mi davranıyoruz, biliyor ama yapmak işine gelmiyor desinler diye?))). Keza, Tanrı sanki bilim diye bir şeyi var etmemiş gibi hemen münhasıran maneviyata kaçıyoruz ama samimiyetsiz bir halet-i ruhiye içinde. Çünkü şu anki inanışımızla ve inanışımızı gösterişimizle gerçekten sekteriz hem de ekstrem bir sekterlik bu. Fakat bir kez olsun şöyle kendimizle baş başa kalıp; bundan sonra büyük insanlığın yasalarına uyacağıma, adaletten ve ahlaktan ayrılmayacağıma, emrolunduğum gibi dosdoğru olacağıma, insanlara zulmetmeyeceğime, riyakâr olmayacağıma, yasaları herkese eşit olarak tatbik edeceğime, insanları aldatmayacağıma, kul hakkı yemeyeceğime, müsrif ve müfteri olmayacağıma, insanları kendi kulum gibi görmeyeceğime, toplum mülküne el uzatmayacağıma ve el uzatanların ellerini kıracağıma, şöyle böyle yapıyorum diyerek el uzattıklarımı temizleyeceğimi sanmayacağıma, hakikat aleyhime de olsa hakikati ortaya koymaktan imtina etmeyeceğime, hakikati ortaya koyanlara hayatı zehir etmeyeceğime and içerim diyemiyoruz, gerek büyük insanlığın derin vicdanı önünde gerekse büyük kitabı ellerimize alıp üzerine basarak. Buyurun söyleyin diyebiliyor muyuz? Diyemiyoruz. Sahtekârca hareket ediyoruz, güya Tanrı’yı kandıracağız ya da büyük insanlığın ortak vicdanını teskin edeceğiz. Önce insan olacağız insan. Sonra da gereken ne ise onu yapacağız, ondan sonrada gelene sabredeceğiz ve çarelerini bulup uygulayacağız. Ne bilimi inkâr edebiliriz ne de ortak vicdanı yok sayabiliriz. Bilimi ve vicdanı ıskalayarak varolabileceğimizi mi sanıyoruz? Din dediğiniz, insanı ilgilendiren ve insanın manevi yaralarını saran bir olgudur, onu da namusluca kullanırsak yani afyon niyetiyle kullanmazsak, ki maalesef şu an din afyondan başka hiçbir şeydir, zira dini öyle bir tahrif ve tahrip ettik ki din artık din değildir ama bilim dediğimiz şey yaşadığımız dünyayla birlikte tüm madde alemini ilgilendiren bir şeydir. Tedavi olmadan iyileşebileceğimizi mi düşünüyoruz? Biz hastayız ve hasta olduğumuzu bileceğiz, yüreğimizi acıtsa da, beynimizi zonklatsa da bileceğiz bunu. Çünkü biz gerçekten hastayız. Bilakis, hasta olduğumuzu kabul etmeden, hiçbir zaman iyileşme imkânı bulamayacağız. Madden ve manen iflasın eşiğindeyiz ve bir an önce kendimize dönüp, hakikate yönelip, tedavinin yollarını aramalıyız. Kendimizden kaçıp, başkalarını kötülemekle bir arpa boyu yol alamayız. Suçluyuz ve kabul edeceğiz!

 

Herkesi eleştiriyoruz da kendimizi eleştirmekten korkuyoruz, eleştirene de acımasızca davranıyoruz. Niye böyle yapıyoruz? Çünkü pislik olmuşuz. Elimize, yüzümüze, gövdemize pislik yapışmış ve ne yaparsak yapalım çıkaramıyoruz. Oysa eleştirinin olmadığı yerde her şey donar, insanlık ölür ve ölür her şey insanlığın ölümüyle. ‘’Elimden gelse Doğu Âleminin eğitimine Eleştirel Düşünme Dersleri koyardım’’ diyen Aliya İzzetbegoviç değil miydi? İşimize geldiğinde Aliya Bilge Kral’dır, işimize gelmediğinde esamisi bile okunmaz. Her tarafta böylesi açmazlarda değil miyiz? Artık her şeyin çok iyi taciri olmuşuz. Tarihimizi, dinimizi, ideolojilerimizi, şahsiyetlerimizi adeta tecime vasıtası kılmadık mı? Âlemi kör ve sağır mı zannediyoruz? Gerçeğin üstünü örtmekle gerçeği yok etmiş mi oluruz? Devekuşu olmak ne kazandırdı bugüne kadar, bundan sonra ne kazandırabilir? Gerçek, ruhumuzu acıtsa bile, bilsek ve ona göre davransak mı iyidir yoksa gerçeğin üzerini örtüp, açtırmayıp öylece bıraksak mı iyidir? Sanki gerçekler bir gün ortaya dökülmeyecek ve sanki dökülmesi engellenebilecek ve sanki bugün eyvallah çekenler o gün de eyvallah çekebilecek gibi hareket ediyoruz. Oysa Emile Zola’nın dediği gibi; ‘’gerçek yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır, toprağın altına gömseniz bile birgün fışkırıp çıkacaktır.’’ Düşüncenin namusuna tecavüz ediyoruz. Oysa üstat Cemil Meriç’in dediği gibi ‘’her ne pahasına olursa olsun düşüncenin namusuna sadık kalmalıydık.’’ Her tarafımız klavye kahramanlarıyla lebalep dolmuş. Ortalık entel züppelerden, sahte ve malumatfuruş âlimlerden, onursuz aydınlardan ve kof sanatçılardan, koltuk sevdalısı bürokratlardan, pezevenk kompradorlardan ve madrabaz ve haysiyetsiz politikacılardan geçilmiyor. Ya insanlık ne olacak diyen ve insanlığı düşünen yok. Hakikat ölürse insanlık yaşayabilir mi diye soran yok. Bizim ihtiyacımız olan nedir peki? Ne yani hasta olduğumuz gerçeğini sarf-ı nazar mı eyleyelim ve öylece geberip gidelim mi? Hayır kardeşim hastayız ve iyileşmek istemeliyiz. Biz istemeden kimse bizi iyileştirmeyecek. Biz istemeden bizi kim değiştirebilir, kim iyileştirebilir, kim aydınlatabilir, kim uyandırabilir, kim temizleyebilir? Hülasa; her şey bize bağlı. Mesela; kendi ellerimizle işlediğimiz kötülüklerin sonucunu yaşarız, layık olduğumuz gibi yönetiliriz, değişmezsek değiştirilmeyiz, ne edersek onu buluruz. Yalan mı bunlar? Öznesin sen özne behey insan denilen sefil, nankör ve cahil yaratık. Öz-eleştiri yapmadan gerçekleri fark edip düzlüğe çıkamayız, tedavi yolarını bulamayız, münhasıran kendi kendimizi avutmakla ve kandırmakla iştigal eder dururuz. Yanlışımızı görmekten ve onunla yüzleşmekten imtina etmemeliyiz ve bundan korkmamalıyız. Tarihi bile okuyamıyoruz. Neleri var ettiğimizi, var ettiklerimizin nasıl yok olup gittiğini idrak edecek zekândan yoksunuz maalesef. Engin bir kültürel hamuleye malikiz ama malik olduğumuz şeyden bihaberiz, bu yüzden de bataklıkta debelenip duruyoruz mütemadiyen. Ya birilerini memnun etme derdindeyiz ya da elde edeceğimiz ucuz menfaatlerin peşindeyiz. Bin türlü fırkaya bölünmüşüz ve her fırka kendisinin mutlak hakikat olduğu zannıyla diğerini öteler olmuş, böylece insanlar da tefrikaya duçar kalmış ve birbirlerini yeme derdine düşmüşler. Sonra da birlik beraberlik olsun nutukları çekiyoruz. Ya nasıl olunacak? İnsanları ötelersek, onları küfre düşmüş olarak görürsek, her şeyi kendimizin bildiğini iddia edersek, karşımızdakilere hakareti yağmur gibi mütemadiyen gönderirsek ve her şeyi kendimizin hak ettiğini düşünürsek nasıl olacakta bir ve beraber olacağız? Birliği nasıl sağlayacağız? Lafla peynir gemisi yürümeyeceğini biliyoruz ama her devirde böyle yapmaya çalışıyoruz. Çünkü biz, gerçekten, adi, aşağılık, mal, cahil, ahmak, sefil yaratıklarız. Lütfen biraz ciddiyet, samimiyet, namus, şeref ve dürüstlük.

 

Hesapsız, umarsız, çıkarsız ve apaçık olarak ifade etmek ihtiyacını hissettiğim şey şudur ki; insan denilen varlığın ihtiyaç duyduğu ve ihtiyaç duyması gerektiği şey; her şeyden evvel ve behemehâl, bizatihi insanlık tarihi sürecinde ki yaşanmış tecrübeler ışığında, hiçbir zümrenin, şahsın, partinin, cemaatin, fraksiyonun menfaatini düşünmeden, direkt olarak safi bir insan olmak bağlamında münhasıran hakikatin ışığını görmek ve ona yönelmektir ve hakikatin ışığında olguları ve olayları namusluca tahlil, tetkik, tahkik etmek ve çözümlemektir ve buradan sorunları doğru teşhis edip, çare olacak tedavi yöntemleri geliştirmektir. İnsiyaki davranışlar sergilemek değildir. Akıllı ve iradeli davranışlar sergilemektir. Bilakis havanda su döğmekten başka hiçbir şey yapmayız. Yaptığımızı sansakta yapmayız, yapmış olmayız. Kendi kendimize gelin güvey oluruz. Dağa küseriz ama hakikatte dağın bizden haberi bile yoktur. Fakat çok şey yaptığımızı sanırız ahmakça. Eleştiriye tahammül edemeyen, eleştiriye kendini kapatan, eleştirene acımasızca düşmanlık gösteren, kendini, bilgisini ve gücünü layüsel ve dokunulmaz addeden ve tüm bu durumları dogmatik bir ideolojiye tedvir eyleyip, aklın önüne geçirip, insanlığa da dikte etmeye yeltenen her kim olursa olsun ya da hangi medeniyet olursa olsun veyahut ta ki din bile bu hale düşürülmüş olsa bile ve dahası hangi ideoloji bu şekilde yaklaşım içinde bulunursa bulunsun hiçbir zaman necatın müsebbibi olacak raddeye gelemez. Bunu ruhlarımıza ve zihinlerimize kazımalıyız, hem de icap ediyorsa kanla kazımalıyız. Zira necata doğru tek bir adım bile atma mecalimiz ve şansımız olamaz. Bitevi tereddi eder, tedenniye mahkûm oluruz, terakkiyi rüyalarımızda bile göremeyiz. Tenkidin olmazsa olmaz önkoşullarından birisi, belki de birincisi, kendi doğrularım diye bir şeyin olamayacağının ve böyle bir şeyin tüm insanlığa dikte edilemeyeceğinin farkına varmaktır. Bilakis, ilk evvelde kendi doğrularım dediğin şeyle behemehâl hesaplaşmasını bilmektir ve buna cüret etmektir. Çünkü kendi doğrularım hakikatin düşmanıdır ve bu bilinmelidir. Artık zaman, atalarımızdan tevarüs eden inançlardan sıyırılıp kurtulmaktır ve hiçbir inancı da dogmaya dönüştürmeden tedavide kullanabilmektir. Yapabilecek yüreğimiz ve tolere edebilecek beynimiz var mı bunu? Aklı ne zaman aktive edeceğiz ya da etmeyi düşünüyoruz? Yoksa birilerinin kuyruğuna sinek gibi yapışıp, hep orada kalmayı ve bu meyanda oynayacak bir şeyler bulup onunla iktifa etmeyi mi düşlüyoruz? Böyle hayat sürmez, böyle gitmez, böyle ömür tüketilemez. Unutmayın ki; herkes layığını bulur ve layığınca yönetilir. Şeytan, sizi Tanrı ile aldatmasın!

Tarih: 23.01.2026 Okunma: 14

YORUMLAR

Yorumunuzu ekleyin.

İsim: *

E-posta Adresiniz: *

* (E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.)

Yorum: *

Güvenlik Sorusu:
Türkiye'nin başkenti neresidir?

İ. Hakkı Cengiz

23.01.2026 - 21:10

Sevgili dostum, kitap hacminde uyarılar... Bağrı yanık, yüreği ve kafası dolu kardeşim. Sarhoş, şuursuz bir insanlığa uyan diye bağıran satırlar... Uyarmaya ve umut etmeye devam. Yanındayım. Gönülden selâmlar can kardeşim.