Ateşi beklemekte güzeldir belki!!! Belki de geliyordur
beklediğiniz, çok bekletmeyecektir! Bazen bekletmeyi sevmez, çok
istiyorsan gelir. Bizi sever ateş, bize dokunmaz mı diyorsunuz? Öyledir belki
de kimbilir. Bir zamanlar niye bize dokundu diye şaşıranlar olmuştu… O zamanlar
çok geri de kaldı, unuttuk diyorsunuz… Unutmak, bazen tehlikelidir, bunu
unutmayın ama!
Geçelim!
Merhamet! Sır burda. İnsan hem kendine merhamet eder hem de
başkalarına gösterdiği merhametle insan olduğunu kanıtlar. Kendine merhamet et,
dışına merhamet et. Bilerek ya da bilmeyerek yanmış olabilirsin, yakmak zorunda
mısın? Hissedip anlarsan koşulsuz merhamet edersin, başka çaren yok. Çünkü
merhamet etmezsen temizlenemez ve temizleyemezsin. Merhamet beklemeye hakkın olsun! Seni
temizleyecek olan şeyi senden ayıracak olan şey merhamettir. Ama ayrılan
tükenmez, fakat arındırır hatta daha da çoğalır, çoğaltır. Merhamet acizlik
değildir, acizlerin işi de değildir. Merhamet, insan olmanın belkide biricik
yoludur, hatta insanlığın yegane hüccetidir. Merhametten arınmış olanın, insan
olduğunun hücceti nedir? Merhametin olmadığı için yandın, yine merhametsiz
olduğun için yakıyorsun. Yapma, etme demek ölmüş birini diriltir mi? Merhametin,
şöyle dip derinliğine dek çözümlediğiniz zaman, insanlığı ayakta tutan en büyük
değerlerin membaı olduğunu da göreceksiniz. Tabi görebilirseniz. Çünkü ‘’bakmak başka,
görmek çok daha başkadır’’ bilirsiniz. Bilirsiniz belki de, anlar
mısınız bilemem. Anlamayınca da hiçbir şey olmuyor be bebeğim!
Geçelim!
Herkesi eleştiriyoruz da kendimizi
eleştirmekten korkuyoruz, eleştirene de acımasızca davranıyoruz. Nerede merhamet?
Merhamet eden eleştirir ve merhamet edilen eleştirilir. Zalim olan, yok etmek
istediği için, eleştirilerek, yok edeceği şeyin düzelmesini istemez. Eleştiri,
aydınlıktır. Karanlığın önünde ki perdenin çekilmesidir, memnuniyet duyulması
gereken şeydir haddizatında. Eleştirilemez dediklerimiz eleştirildi ve övüldü eleştiren,
eleştirilen tarafından. Anladın mı bunu? Eleştirmek küfretmek
değildir, hakaret etmekte değildir, eleştirmek uyandırmak ve opsiyon sunmaktır.
Anlayanlar için! Niye böyle yapıyoruz, eleştirilince zalimleşiyoruz? Çünkü
pislik olmuşuz. Pislik olduğunuz zaman, temiz olan tek bir tarafınız da kalmaz.
Pislik bulaşıcıdır. Çöpe bulaşan ayrılamaz. Temizlik nedir bilmez zira. Çöpe alışan,
çiçeğin kokusunu ne bilsin? Ve öyle; temiz kalmış tek tarafımız yok.
Elimize, yüzümüze, gövdemize pislik yapışmış ve ne yaparsak yapalım
çıkaramıyoruz. Çıkarmak istemiyoruz filhakika! Oysa eleştirinin olmadığı yerde
her şey donar, karanlık çöker kalır oraya, insanlık ölür ve ölür her şey
insanlığın ölümüyle orada. Eleştirmek, haddizatında merhamet etmektir. ‘’Elimden gelse
Doğu aleminin eğitimine Eleştirel Düşünme Dersleri koyardım’’ diyen Aliya İzzetbegoviç
değil miydi? İşimize geldiğinde Aliya Bilge Kral’dır, işimize
gelmediğinde esamisi bile okunmaz. Her şeyde böyle değil miyiz hem de her
tarafımızla, bunun şu tarafı, bu tarafı, o tarafı yok, tüm taraflarımızla
böyleyiz. Zaten tüm taraflara değil midir seslenişimiz ve kurtuluşumuz birlikte
değil midir? Batımız
merhametsiz, zalim; Doğumuz duygusal ama akılsız. İnsanlığın açmazı da bu paradoks
değil mi? Haddizatında her tarafımızla amorf bir şeyiz. Biz ne kadar
aşağılık ve adi yaratıklarız ya. Her tarafta böylesi açmazlarda değil miyiz? Bir
tarafımız değil her tarafımız pislikle lebalep. Kirlenmek bir başladı mı
durdurmak artık kabil olmaz. Bu yüzden ateşi kıvılcımken söndürmeli ki, söndürülemeyecek
bir yangına yol vermesin. Artık her şeyin çok iyi taciri olmuşuz. Tarihimizi,
dinimizi, ideolojilerimizi, şahsiyetlerimizi, en özel duyglarımızı ve
düşünlerimizi adeta tecime vasıtası kılmadık mı? Fevkalade tacirleriz, bunda
şüphe yokta, âlemi kör ve sağır mı zannediyoruz? Gerçeğin üstünü örtmekle
gerçeği yok etmiş mi oluruz? Devekuşu olmak ne kazandırdı bugüne kadar, bundan
sonra ne kazandırabilir? Hep birlikte kaybetmedik mi? Topyekûn devekuşu olmadık
mı? Kirlenmekten kurtulduk mu? Kurtulduk mu? İşte bu kadar geri zekalıyız. Anlamamak
başa beladır! Gerçeği yok saymakla gerçeğin öldüğünü düşünecek kadar, gözümüzü
yummakla güneşin yok olduğunu sanacak kadar geri zekalıyız. Bir şeyler yapmakla
yok ettiğimizi sandığımız şeyler birgün gelip karşımızda dikilince şok
oluyoruz. Gerçi şok olma hali nasıl bir hal onun ne olduğunu anlamış olanlar
mıyız acaba? Duygusallığımızda da, düşünselliğimizde de, acı çekişimizde de,
sevinç yaşayışımızda da, şok geçirişimizde de, şaşırmalarımızda da sığız,
boşuz, saçmayız. Bunları bile gerçek mahiyetiyle, öz anlamıyla, ne olduklarını
hissederek yaşamıyoruz. Laf olsun diye oluyor işte her şey. Gülmelerimizde boş,
ağlamalarımızda. Tam anlamıyla ruhumuzu ve beynimizi kaybetmişiz, işin özü bu. Oysa,
gerçek ruhumuzu acıtsa bile, bilsek ve ona göre davransak mı iyidir yoksa
gerçeğin üzerini örtüp, açtırmayıp öylece bıraksak mı iyidir? Sanki gerçekler
bir gün ortaya dökülmeyecek ve sanki dökülmesi engellenebilecek ve sanki bugün
eyvallah çekenler o gün de eyvallah çekebilecek gibi hareket ediyoruz. Oysa Emile Zola’nın
dediği gibi; ‘’gerçek
yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır, toprağın altına gömseniz bile
birgün fışkırıp çıkacaktır.’’ Düşüncenin namusuna tecavüz ediyoruz. Oysa
üstat Cemil
Meriç’in dediği gibi ‘’her ne pahasına olursa olsun düşüncenin namusuna sadık
kalmalıydık.’’ Her tarafımız klavye kahramanlarıyla lebalep dolmuş. Aptalız
ama bir iki çizikle akıllı olduğumuzu ispata yelteniyoruz. Ortalık entel
züppelerden, sahte ve malumatfuruş âlimlerden, onursuz aydınlardan ve kof sanatçılardan,
koltuk sevdalısı bürokratlardan, pezevenk kompradorlardan ve madrabaz ve
haysiyetsiz politikacılardan geçilmiyor. Ya insanlık ne olacak diyen ve
insanlığı düşünen yok. Gerçi kendini düşünen yok, kendini düşünmeyen başkasını
niye düşünsün? Neyin neticesi tüm bu olan biten rezillikler? Merhametsizliğin elbette
ki. Hakikat ölürse insanlık yaşayabilir mi diye soran yok. Bizim ihtiyacımız
olan nedir peki? Ne yani hasta olduğumuz gerçeğini sarf-ı nazar mı eyleyelim ve
öylece geberip gidelim mi? Merhametten ari olan şeksiz ve şüphesiz hastadır. Hayır
kardeşim hastayız ve iyileşmek istemeliyiz. Biz istemeden kimse bizi
iyileştirmeyecek. Biz istemeden bizi kim değiştirebilir, kim iyileştirebilir,
kim aydınlatabilir, kim uyandırabilir, kim temizleyebilir? Hülasa; her şey bize
bağlı. Hakikat
şudur; kendi ellerimizle işlediğimiz kötülüklerin sonucunu yaşarız, layık
olduğumuz gibi yönetiliriz, değişmezsek değiştirilmeyiz, ne edersek onu buluruz,
ne ekersek onu biçeriz, yaptıklarımızın sonucunu yaşarız. Yalan mı bunlar? Öznesin
sen özne behey insan denilen sefil, nankör ve cahil yaratık. Öz-eleştiri
yapmadan gerçekleri fark edip düzlüğe çıkamayız, tedavi yolarını bulamayız,
münhasıran kendi kendimizi avutmakla ve kandırmakla iştigal eder dururuz. Öyle değil
mi? İnsanlık toprağı kanla, pislikle, iğrençliklerle kirlenmiş halde değil mi? Her
yerinden pislik fışkırmıyor mu? O pislik herkesi hasta tutsaklar kılmıyor mu? İnsan
denilen yaratığın canlı cenazeden ne farkı var? Yanlışımızı görmekten ve onunla
yüzleşmekten imtina etmemeliyiz ve bundan korkmamalıyız. Tarihi bile
okuyamıyoruz. Neleri var ettiğimizi, var ettiklerimizin nasıl yok olup
gittiğini idrak edecek zekâdan yoksunuz maalesef. Engin bir kültürel hamuleye
malikiz ama malik olduğumuz şeyden bihaberiz, bu yüzden de bataklıkta debelenip
duruyoruz mütemadiyen. Ya birilerini memnun etme derdindeyiz ya da elde
edeceğimiz ucuz ve kirli menfaatlerin peşindeyiz. Aşağılık, adi, müptezel ve
pespaye menfaatçileriz. Bin fırkaya bölünmüşüz ve her fırka kendisinin mutlak
hakikat olduğu zannıyla diğerini öteler olmuş, böylece insanlar da tefrikaya
duçar kalmış ve birbirlerini yeme derdine düşmüşler. Herkes ayrı bir alemde. Sonra
da birlik beraberlik olsun nutukları çekiyoruz. Ya nasıl olacakta birlik
beraberlik olacak? İnsanları ötelersek, onları küfre düşmüş ve kendimizi
kurtulmuş olarak görürsek, başkalarını cahil kendimizi akıllı sanırsak, her
şeyi kendimizin bildiğini iddia edersek, karşımızdakilere hakareti yağmur gibi
mütemadiyen gönderirsek, her şeyin sahibi kendimiz olmaya çalışırsak,
başkalarının hayatlarına göz dikersek ve her şeyi kendimizin hak ettiğini
düşünürsek nasıl olacakta bir ve beraber olacağız? Birliği nasıl sağlayacağız?
Lafla peynir gemisi yürümeyeceğini biliyoruz ama her devirde böyle yapmaya
çalışıyoruz. Çünkü biz, gerçekten, adi, aşağılık, mal, cahil, ahmak, sefil
yaratıklarız. Lütfen biraz ciddiyet, samimiyet, namus, şeref ve dürüstlük. Bir şeyler
istiyormuş gibi konuşuyoruz ama eylemlerimizle o konuştuğumuz şeyleri göz göre
göre yok ediyoruz. Burada akıl nerede, samimiyet nerede, dürüstlük nerede? Ruhu güçlü olanın
bedeni de güçlü olur. Ruhumuzu öldürüyoruz ama bedenimiz yaşasın istiyoruz.
Bu iğrenç ve tiksindirici bir sahtekarlık ve riyakarlık değil midir?