İNSANLIĞIN KURTULUŞ MANİFESTOSU...8...

Özgür DENİZ - 07.02.2026

Ateşi beklemekte güzeldir belki!!! Belki de geliyordur beklediğiniz, çok bekletmeyecektir! Bazen bekletmeyi sevmez, çok istiyorsan gelir. Bizi sever ateş, bize dokunmaz mı diyorsunuz? Öyledir belki de kimbilir. Bir zamanlar niye bize dokundu diye şaşıranlar olmuştu… O zamanlar çok geri de kaldı, unuttuk diyorsunuz… Unutmak, bazen tehlikelidir, bunu unutmayın ama!

 

Geçelim!

 

Merhamet! Sır burda. İnsan hem kendine merhamet eder hem de başkalarına gösterdiği merhametle insan olduğunu kanıtlar. Kendine merhamet et, dışına merhamet et. Bilerek ya da bilmeyerek yanmış olabilirsin, yakmak zorunda mısın? Hissedip anlarsan koşulsuz merhamet edersin, başka çaren yok. Çünkü merhamet etmezsen temizlenemez ve temizleyemezsin. Merhamet beklemeye hakkın olsun! Seni temizleyecek olan şeyi senden ayıracak olan şey merhamettir. Ama ayrılan tükenmez, fakat arındırır hatta daha da çoğalır, çoğaltır. Merhamet acizlik değildir, acizlerin işi de değildir. Merhamet, insan olmanın belkide biricik yoludur, hatta insanlığın yegane hüccetidir. Merhametten arınmış olanın, insan olduğunun hücceti nedir? Merhametin olmadığı için yandın, yine merhametsiz olduğun için yakıyorsun. Yapma, etme demek ölmüş birini diriltir mi? Merhametin, şöyle dip derinliğine dek çözümlediğiniz zaman, insanlığı ayakta tutan en büyük değerlerin membaı olduğunu da göreceksiniz. Tabi görebilirseniz. Çünkü ‘’bakmak başka, görmek çok daha başkadır’’ bilirsiniz. Bilirsiniz belki de, anlar mısınız bilemem. Anlamayınca da hiçbir şey olmuyor be bebeğim!

 

Geçelim!

 

Herkesi eleştiriyoruz da kendimizi eleştirmekten korkuyoruz, eleştirene de acımasızca davranıyoruz. Nerede merhamet? Merhamet eden eleştirir ve merhamet edilen eleştirilir. Zalim olan, yok etmek istediği için, eleştirilerek, yok edeceği şeyin düzelmesini istemez. Eleştiri, aydınlıktır. Karanlığın önünde ki perdenin çekilmesidir, memnuniyet duyulması gereken şeydir haddizatında. Eleştirilemez dediklerimiz eleştirildi ve övüldü eleştiren, eleştirilen tarafından. Anladın mı bunu? Eleştirmek küfretmek değildir, hakaret etmekte değildir, eleştirmek uyandırmak ve opsiyon sunmaktır. Anlayanlar için! Niye böyle yapıyoruz, eleştirilince zalimleşiyoruz? Çünkü pislik olmuşuz. Pislik olduğunuz zaman, temiz olan tek bir tarafınız da kalmaz. Pislik bulaşıcıdır. Çöpe bulaşan ayrılamaz. Temizlik nedir bilmez zira. Çöpe alışan, çiçeğin kokusunu ne bilsin? Ve öyle; temiz kalmış tek tarafımız yok. Elimize, yüzümüze, gövdemize pislik yapışmış ve ne yaparsak yapalım çıkaramıyoruz. Çıkarmak istemiyoruz filhakika! Oysa eleştirinin olmadığı yerde her şey donar, karanlık çöker kalır oraya, insanlık ölür ve ölür her şey insanlığın ölümüyle orada. Eleştirmek, haddizatında merhamet etmektir. ‘’Elimden gelse Doğu aleminin eğitimine Eleştirel Düşünme Dersleri koyardım’’ diyen Aliya İzzetbegoviç değil miydi? İşimize geldiğinde Aliya Bilge Kral’dır, işimize gelmediğinde esamisi bile okunmaz. Her şeyde böyle değil miyiz hem de her tarafımızla, bunun şu tarafı, bu tarafı, o tarafı yok, tüm taraflarımızla böyleyiz. Zaten tüm taraflara değil midir seslenişimiz ve kurtuluşumuz birlikte değil midir? Batımız merhametsiz, zalim; Doğumuz duygusal ama akılsız. İnsanlığın açmazı da bu paradoks değil mi? Haddizatında her tarafımızla amorf bir şeyiz. Biz ne kadar aşağılık ve adi yaratıklarız ya. Her tarafta böylesi açmazlarda değil miyiz? Bir tarafımız değil her tarafımız pislikle lebalep. Kirlenmek bir başladı mı durdurmak artık kabil olmaz. Bu yüzden ateşi kıvılcımken söndürmeli ki, söndürülemeyecek bir yangına yol vermesin. Artık her şeyin çok iyi taciri olmuşuz. Tarihimizi, dinimizi, ideolojilerimizi, şahsiyetlerimizi, en özel duyglarımızı ve düşünlerimizi adeta tecime vasıtası kılmadık mı? Fevkalade tacirleriz, bunda şüphe yokta, âlemi kör ve sağır mı zannediyoruz? Gerçeğin üstünü örtmekle gerçeği yok etmiş mi oluruz? Devekuşu olmak ne kazandırdı bugüne kadar, bundan sonra ne kazandırabilir? Hep birlikte kaybetmedik mi? Topyekûn devekuşu olmadık mı? Kirlenmekten kurtulduk mu? Kurtulduk mu? İşte bu kadar geri zekalıyız. Anlamamak başa beladır! Gerçeği yok saymakla gerçeğin öldüğünü düşünecek kadar, gözümüzü yummakla güneşin yok olduğunu sanacak kadar geri zekalıyız. Bir şeyler yapmakla yok ettiğimizi sandığımız şeyler birgün gelip karşımızda dikilince şok oluyoruz. Gerçi şok olma hali nasıl bir hal onun ne olduğunu anlamış olanlar mıyız acaba? Duygusallığımızda da, düşünselliğimizde de, acı çekişimizde de, sevinç yaşayışımızda da, şok geçirişimizde de, şaşırmalarımızda da sığız, boşuz, saçmayız. Bunları bile gerçek mahiyetiyle, öz anlamıyla, ne olduklarını hissederek yaşamıyoruz. Laf olsun diye oluyor işte her şey. Gülmelerimizde boş, ağlamalarımızda. Tam anlamıyla ruhumuzu ve beynimizi kaybetmişiz, işin özü bu. Oysa, gerçek ruhumuzu acıtsa bile, bilsek ve ona göre davransak mı iyidir yoksa gerçeğin üzerini örtüp, açtırmayıp öylece bıraksak mı iyidir? Sanki gerçekler bir gün ortaya dökülmeyecek ve sanki dökülmesi engellenebilecek ve sanki bugün eyvallah çekenler o gün de eyvallah çekebilecek gibi hareket ediyoruz. Oysa Emile Zola’nın dediği gibi; ‘’gerçek yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır, toprağın altına gömseniz bile birgün fışkırıp çıkacaktır.’’ Düşüncenin namusuna tecavüz ediyoruz. Oysa üstat Cemil Meriç’in dediği gibi ‘’her ne pahasına olursa olsun düşüncenin namusuna sadık kalmalıydık.’’ Her tarafımız klavye kahramanlarıyla lebalep dolmuş. Aptalız ama bir iki çizikle akıllı olduğumuzu ispata yelteniyoruz. Ortalık entel züppelerden, sahte ve malumatfuruş âlimlerden, onursuz aydınlardan ve kof sanatçılardan, koltuk sevdalısı bürokratlardan, pezevenk kompradorlardan ve madrabaz ve haysiyetsiz politikacılardan geçilmiyor. Ya insanlık ne olacak diyen ve insanlığı düşünen yok. Gerçi kendini düşünen yok, kendini düşünmeyen başkasını niye düşünsün? Neyin neticesi tüm bu olan biten rezillikler? Merhametsizliğin elbette ki. Hakikat ölürse insanlık yaşayabilir mi diye soran yok. Bizim ihtiyacımız olan nedir peki? Ne yani hasta olduğumuz gerçeğini sarf-ı nazar mı eyleyelim ve öylece geberip gidelim mi? Merhametten ari olan şeksiz ve şüphesiz hastadır. Hayır kardeşim hastayız ve iyileşmek istemeliyiz. Biz istemeden kimse bizi iyileştirmeyecek. Biz istemeden bizi kim değiştirebilir, kim iyileştirebilir, kim aydınlatabilir, kim uyandırabilir, kim temizleyebilir? Hülasa; her şey bize bağlı. Hakikat şudur; kendi ellerimizle işlediğimiz kötülüklerin sonucunu yaşarız, layık olduğumuz gibi yönetiliriz, değişmezsek değiştirilmeyiz, ne edersek onu buluruz, ne ekersek onu biçeriz, yaptıklarımızın sonucunu yaşarız. Yalan mı bunlar? Öznesin sen özne behey insan denilen sefil, nankör ve cahil yaratık. Öz-eleştiri yapmadan gerçekleri fark edip düzlüğe çıkamayız, tedavi yolarını bulamayız, münhasıran kendi kendimizi avutmakla ve kandırmakla iştigal eder dururuz. Öyle değil mi? İnsanlık toprağı kanla, pislikle, iğrençliklerle kirlenmiş halde değil mi? Her yerinden pislik fışkırmıyor mu? O pislik herkesi hasta tutsaklar kılmıyor mu? İnsan denilen yaratığın canlı cenazeden ne farkı var? Yanlışımızı görmekten ve onunla yüzleşmekten imtina etmemeliyiz ve bundan korkmamalıyız. Tarihi bile okuyamıyoruz. Neleri var ettiğimizi, var ettiklerimizin nasıl yok olup gittiğini idrak edecek zekâdan yoksunuz maalesef. Engin bir kültürel hamuleye malikiz ama malik olduğumuz şeyden bihaberiz, bu yüzden de bataklıkta debelenip duruyoruz mütemadiyen. Ya birilerini memnun etme derdindeyiz ya da elde edeceğimiz ucuz ve kirli menfaatlerin peşindeyiz. Aşağılık, adi, müptezel ve pespaye menfaatçileriz. Bin fırkaya bölünmüşüz ve her fırka kendisinin mutlak hakikat olduğu zannıyla diğerini öteler olmuş, böylece insanlar da tefrikaya duçar kalmış ve birbirlerini yeme derdine düşmüşler. Herkes ayrı bir alemde. Sonra da birlik beraberlik olsun nutukları çekiyoruz. Ya nasıl olacakta birlik beraberlik olacak? İnsanları ötelersek, onları küfre düşmüş ve kendimizi kurtulmuş olarak görürsek, başkalarını cahil kendimizi akıllı sanırsak, her şeyi kendimizin bildiğini iddia edersek, karşımızdakilere hakareti yağmur gibi mütemadiyen gönderirsek, her şeyin sahibi kendimiz olmaya çalışırsak, başkalarının hayatlarına göz dikersek ve her şeyi kendimizin hak ettiğini düşünürsek nasıl olacakta bir ve beraber olacağız? Birliği nasıl sağlayacağız? Lafla peynir gemisi yürümeyeceğini biliyoruz ama her devirde böyle yapmaya çalışıyoruz. Çünkü biz, gerçekten, adi, aşağılık, mal, cahil, ahmak, sefil yaratıklarız. Lütfen biraz ciddiyet, samimiyet, namus, şeref ve dürüstlük. Bir şeyler istiyormuş gibi konuşuyoruz ama eylemlerimizle o konuştuğumuz şeyleri göz göre göre yok ediyoruz. Burada akıl nerede, samimiyet nerede, dürüstlük nerede? Ruhu güçlü olanın bedeni de güçlü olur. Ruhumuzu öldürüyoruz ama bedenimiz yaşasın istiyoruz. Bu iğrenç ve tiksindirici bir sahtekarlık ve riyakarlık değil midir?

Tarih: 07.02.2026 Okunma: 17

YORUMLAR

Yorumunuzu ekleyin.

İsim: *

E-posta Adresiniz: *

* (E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.)

Yorum: *

Güvenlik Sorusu:
Türkiye'nin başkenti neresidir?