TEVHİD DİYE BİR DAVAM VAR DİYENLERE...

Özgür DENİZ - 01.06.2021

Bakınız hangi dava olursa olsun müntesibi nezdinde bir değeri vardır, olmalıdır ve dava sahibiyim diyenlerin mutlaka bir düzeyleri, ciddiyetleri, samimiyetleri vardır, olması icap eder yoksa ne dava vardır ortada ne de davacı, münhasıran rant vardır. Lafla peynir gemisi yürümez, tarihin tekerleği dönmez. Dava ilk evvelde kalbi bir inancı ve akli bir eylemi iktiza eder. Önüne gelen bir davam var dediği için bu izahı yapmam zorunluydu. Herkesin bir davası var ama kimsenin de davası istikametinde eylemi yok, ne garip bir tenakuz. Zaten bu topraklarda herkes öylesine, öyle alışılageldiği için bir fikrin sahibidir yoksa sahibiyim dediği fikirle bir gönül ve akıl bağı yoktur. Bu yüzden de herkes fikri için tehdit ve tehlikedir haddizatında, zira ortaya konulan eylemeler fikirleri yerle yeksan eylemektedir. Geçelim! Mevcut yazımı da bir Müslüman perspektifinden yazıyorum yani gerçek anlamda Müslüman kimdir ve nasıl olmalıdır, dünyaya, olgulara, olaylara nasıl bakmalıdır bağlamında naçizane serdedilen indi mülahazalardır. Her dava insanının perspektifinden tüm davalara matuf elbette yazılabilir. Bendenize göre Müslüman vardır, Müslüman vardır ve bu tefrik çok iyi yapılmalıdır. Zira bu tefriki yerinde ve olması gerektiği gibi yapmazsanız, kaybeden siz olmazsınız, dayandığınız ve beslendiğiniz kaynak olur. Hatta en nihayetinde sizde kaybedersiniz. Bunun da ne demek olduğunu ancak aklı ve kalbi sağlam olan idrak eder. Bendeniz herkese Müslüman nazarıyla bakmıyorum çünkü. Zira böylesi bir bakışın İslam’a ihanet olduğunu düşünüyorum. Geçelim! Bir Müslüman hakikati eksen almak ve masivaya bu eksenden bakmak zorundadır yani kişiler ekseninden, guruplar ve mezhepler ekseninden bakamaz. Çünkü hakikat, kendisi yanlış yaptığında onu uyarır ama kişiler, guruplar, mezhepler tasdik edebilirler dünya menfaati uğruna. Burası çok derin bir sorundur insanlık adına ama tafsilatlı olarak izah ister, elbette yaparız ama özel bir ilgi ve ciddiyet istediği için burada bu izahı yapmak kabil değildir, ayrı bir yazı konusudur. Ama şunu söyleyeyim, bir insana müntesibi olduğu teşekkül yaptığı yanlıştan dolayı ses çıkarmaz, zira teşekkül adına öyle yaptığını düşünür ama hakikat böyle demez, teşekkülüne zararı dokunsa da namuslu ve dosdoğru ol der o insana. Zira hakikat haricinde her şey menfaate odaklıdır ve menfaat odaklı bakar her şeye. Maalesef dünya hayatı menfaate ayarlıdır, kabul edip etmemek önemli değildir, gerçek budur. Bu durum değiştirilebilir mi? Hiç kuşkusuz ama değiştirecek insan ister. Geçelim! Elbette serdettiğim fikirler cerhedilebilir, velakin bunun yine fikirle cehdedilmesi iktiza eder, ciddiyetin tezahür etmesi babında. Bendeniz bu duruma sonsuz önem atfediyorum. Zira fikir sahasında bunun sonsuz önemli olduğunu düşünüyorum, böyle olmadığı zaman fikrin haysiyetine tecavüz edildiği için fikrin varlığı adına olmazsa olmaz bir önkoşul olarak görüyorum bunu. Zaten bendeniz hayatı fikir temelli yaşayanlara ve her şeye fikir ekseninden bakanlara matuf yazıyorum. Fikir eksenli yaşayanlar, fikirlerin de bir yanlışlık ihsas ederlerse onu rahatça düzeltme yoluna gidebilirler ve fikirlerini de icap ediyorsa rahatça değiştirebilirler ama fikir eksenli yaşamayanlar ise her şeye öylesine bakarlar ve hiçbir yanlışlarını düzeltme gereği duymazlar hatta burada da menfaatlerini düşünürler, fikirlerini menfaatlerine göre ayarlarlar ve dizayn ederler. Dünyanın bu kadar çirkinleşmesinin arka planında bile bu bakışın etkisi ciddi anlamda büyüktür. Burası da fikri açıdan spesifik bir durumdur ama ayrı bir yazı konusudur. Geçelim! Düşüncenin hürriyetine, sonsuz hürriyetine iman etmiş birisi olarak, düşüncenin kuduz köpek gibi kovalanmasının zavallılık olduğuna ve bunu yapanın her kim olursa olsun dünyanın en ahmak kişisi olduğuna inanıyorum. Çünkü düşünceler ortaya konulmalı ki, gerçek güneşi orayı aydınlığa boğsun, velakin gerçekten korkunca düşünceyi boğmak mukadderattır. Nihayetinde de cehaletin içinde çırpınan bir insanlık görürsünüz orada. Ve bilinmelidir ki; zalimlerin çarkı cahillerin çalışmayan kafalarıyla dönmektedir. Zalimler her daim cahil insanlar isterler, zira hükmetmesi ve manipüle etmesi kolaydır. Fikir basit bir şey değildir, ciddi bir meseledir. Vicdanınızla hissederseniz, kafanızla anlarsınız. Hani Shakespeare demiş ya; hissetmeyen anlayamaz diye o misal. Ki, bu hakikattir, çünkü kalben hissedemezseniz, aklen asla anlayamazsınız. Bir nevi empati gibi bir şey ama tam da o değil. Geçelim! Şimdi günübirlik şeylerle pek fazla alakadar olamıyorum. Hiçbir olguyu tetkik etmeden de olayları teşrih masasına yatırıp analiz edemiyorum. Sığ durumlardan da hazzetmiyorum. Zaten ulvi bir davanız da varsa, mutlaka her olgunun dip derinliğine değin inmeniz ve olayları bu minvalde görüp analiz etmeniz iktiza eder. Olgu sonsuz önemlidir ve olgulardan çıkıp olaylara yönelmek analitik düşüncenin olmazsa olmaz önkoşuludur. Mevdudi’nin de ifade ettiği gibi önce eyleme bakıyorum ki, söyleme bir mana katabileyim, zira uygulamanız yoksa söylemlerinizin hepsi beyhudedir. Ki, uygulamaların bile uygulaması vardır bazen. Çünkü uygulama vardır gerçekten sarsar, uygulama vardır hiçbir tesiri yoktur bir yaprağı bile yerinden oynatamaz, çünkü laf olsun kabilinden bir uygulamadır, söylenmiş boş sözden farkı yoktur. Şimdi normal şartlarda vicdani hassasiyete sahip olması, merhameti kuşanması, kuşandığı merhametle adaleti nakıssız ve noksansız bihakkın ikame etmesi (((ki, merhamet, adaletin kökenidir, zira ancak merhamet edebilen adil olabilir, aksi kabil değildir. Ki, zalimler merhametten beri oldukları için adil olmaktan mahrumdurlar, tüm zalimleri gözlerinizin önüne getirin hiçbirinde merhamet nedir göremezsiniz. Çünkü onlar münhasıran dünyaya odaklıdırlar ve dünya merhametli olmaya en büyük handikaptır, merhametli olursanız dünyadan yana yoksun kalırsınız, merhametli olacağınız için mutlaka adil olursunuz, adil olursanız da çıkar çarklarınızı döndüremezsiniz))) ve buradan sadır olunacak ulvi eylemi ortaya koyması gereken kimdir? Yani İslam diye bir dine sahip olan millettir değil mi? Hem kendi dünyasında güçlü olması gerekir hem de sair dünyalara icap ediyorsa içindeki gücünün müzaheretiyle iktiza eden durumda notalar vermesi gerekiyor değil mi? Zira bir Müslüman tüm dünyayla ilgilidir, ilgilenmelidir. Kale içinden yıkılır, dışarıdan yönelen tazyikatlarla değil. Bu yüzden içerisinin muhkem olması iktiza eder böylesi bir tavır için. Peki, böyle olması rastgele olacak bir şey midir? Hayır, ama bunu becerecek kimdir, isteyen kimdir? Çünkü bunu yapabilmesi için önce gerçekten İslam olması icap eder yapacak olanın. Sahte iman, karşısındaki imansız da olsa tesir edemez. Zaten gerçek iman da kişinin ilk evvelde kendine odaklanmasını sağlar, karşısındakine değil. Biz kendi imanımız şüpheli iken, imanı olmayanlardan şüphe ederek yani zaten imanı olmayanlardan imanı var mıdır yok mudur diye şüphe ediyoruz ve onlara odaklandığımız için kaybediyoruz. Elbette iman meselesi de apayrı bir meseledir, özel bir değerlendirme ister. Oysa İslam ilk evvelde bireyin bizatihi kendisine hitap eder. Çünkü sen temizlenmeden temizleyemez, doğru olmadan doğrultamaz, kurtulmadan kurtaramazsın. Hem kurtulması iktiza ediyor dediğin hem de kurtarmaya çalışmadığın insanı suçlayamazsın. Ben kendimi kurtaracam ki, etrafımdan kurtarmaya başlayacam ve nihayet kurtulmuşlar ordusunu kurarak tüm insanlığı kurtarmaya matuf ilk adımı atacam. Ama hayır böyle olması gerekse de böyle olmuyor. Çünkü ne acıdır ki, bahusus İslam olan milletler yani halklarının kahir ekseriyeti öyle olan milletler mal gibidir. Ne dinlerini ne de kimliklerini bilmemektedirler. Maalesef bilmeye de teşne değillerdir, zira dünya hepsini altına almış ve ezmektedir. Bilseler de ancak onu dünya uğruna kullanmayı becerebilmektedirler. Yani kimliklerini ve dinlerini birer afyon derekesine indirgeyerek onunla dünya nimetlerine mülaki olma derdine düşmektedirler. Ve bu becerileriyle insanlarını kandırmaktan başka bir şey yapmamaktadırlar. Ama İslam’ı da dava edindiklerini söyleyerek İslam’a en büyük darbeyi vurmaktadırlar. Biz Avrupalıların bizi ilgilendiren bazı meselelerde hassasiyet göstermelerini bekliyoruz bazen, oysa bu acizlikten başka bir şey değildir. Avrupa milletlerinin bizi yani yekpare Müslümanları ilgilendiren meselelerde hassas olmaları muhal ender muhaldir. Bazen bazı şeyler yapabilirler mi, istedikleri görüntüyü vermek için? Kesinlikle bunu yapabilirler. Onlar sair dünyaları kendilerine özendirmek için yani en derinlerde bir medeniyet savaşı adına bunu yaparlarken, bizler ancak ve ancak küçücük beynimizle günü birlik siyaset için bunu yapmaktayız. Avrupa Milletlerinin Bosna da yaptıklarını bilincimizin dip derinliklerinde idrak ettikten sonra, o domuzlar parlamentosuna, o kokuşmuş bir leşten farklı olmayan milletlere lanet olsun demekten başka elden bir şey gelmiyor. Ha bu şu gerçeği görmezden gelmemizi mi sağlar? Yani onların uygulamalarının sair dünyalardan daha iyi olduğunu? Ebette ki hayır, böyle bir şey kabil değildir. Zaten Mehmet Akif demiş; dinleri işimiz, işleri dinimiz gibi. Yani onlar lanet birer pislik olsalar da ne acıdır ki sanki bizim dinimizin gereğini yapmaktadırlar. Elbette burada halkları kastetmiyoruz, çünkü halklar bir yerde masumdurlar. Bunun da dibinde derin bir gerçek yatmaktadır. Yoksa en dipte öyle oldukları için değil. Maksat insanlığın kendi medeniyetlerine teveccüh etmelerini temin etmektir en dip derinlerde. Çünkü böyle yaptıkça milletler kendi kendilerini terk edip, onları örnek almakta, onların kucağına, ocağına düşmektedirler. Haddizatında sonsuz derin bir mevzudur. Bizler ne acıdır ki, her türlü meseleye günübirlik baktığımız için palyatif çözümler üretmekten başka bir halt yapamıyoruz. Çünkü niyetimiz kalıcı çözümler üretmek değildir. Çünkü biz henüz çocukluk çağındayız daha olamamışız, bu yüzden de hep çocukça düşünüyoruz. Hani Aliya İzzetbegoviç diyordu ya; Müslümanlık, görünmek değildir, olmaktır. İşte biz çocuk olduğumuz için görünmeye daha fazla önem atfediyoruz ve ya ağlıyoruz elimizden bir şey alındığında ya da küçücük bir şeyden hoşlantı duyuyoruz. Ama olamıyoruz. Çünkü görünmek kolaydır ama olmak zor. Keza; görünmekle çok şey elde edersin hem de hiçbir yükün altına girmeden ama olmakla belki olanları da kaybedersin, zira olmaya çalışmak zaten feragat etmeyi, kaybetmeyi göze almak demektir. Peki, bunu yapabilir miyiz? Asla ve kata. Gerçekten bu milletin böyle yüce bir eylem yapabileceği düşünülebilir mi? Kıyamet kopsa düşünmem. Çünkü ciğerlerine dek tanımışım. Böylesi bir bakış, bu milleti tahkir ve tezyif etmek midir? Elbette basit bir kafaya göre böyledir ama derin bir kafaya göre böyle değildir, bilakis bu milleti sarsmaktır ve kendine gelmesini, kendini tanımasını, asıl kendine yakışan eylem ne ise onu ortaya koymasını sağlamaktır. Parçaları çözmeden bütünü tanıyamazsın, bütünü tanımadan da parçaları yerine koyamazsın. Binaenaleyh, asıl yapılması gerekenler yapılmadan, zaten varlığıyla hiçbir anlam ifade etmeyen şeyin yokluğu da bir anlam ifade etmeyecektir ama var olan hep varolmaya ve tedricen delik açmaya devam edecektir. Fakat böyle yaparak uğruna yapılmak istenilen şey hâsıl olacaktır, bu da derde derman olmayacaktır. Üzmeden ve ayaklara basmadan gerçeği izhar etmek kabil değildir. Yoksa nefsin ve cehaletin sürükleyeceği karanlığın dehlizlerinde yok olup gitmek kaderdir. Ve tevhid bu değildir! İnanırsın, inanmazsın orası ayrı ama bu değildir, kendini yüce ve yüksek göstermek için böylesi bir şey olduğunu iddia edebilirsin velakin muvakkaten aldatmaktan başka bir şey yapamazsın, öğrenildiğinde ise ilk reddedileceklerden olursun. Tevhid bu dersen, belki dünya üzerinde kazanırsın ama tevhide de en büyük darbeyi vurursun ve sonsuza kadar kaybedersin. Gerisi laf-ı güzaftır!

Tarih: 01.06.2021 Okunma: 301

YORUMLAR

Yorumunuzu ekleyin.

İsim: *

E-posta Adresiniz: *

* (E-posta adresiniz paylaşılmayacaktır.)

Yorum: *

Güvenlik Sorusu:
Türkiye'nin başkenti neresidir?