x x x
Yesevi’yi, Yunus’u, Karacaoğlan’ı, Fuzuli’yi, Erzurumlu İbrahim Hakkı’yı, Namık Kemal’i, Mehmet Akif’i, Neyzen Tevfik’i, Yahya Kemal’i, Tevfik Fikret’i, Atsız’ı, Necip Fazıl’ı, Cemil Meriç’i, Ahmet Muhip Dıranas’ı, Arif Nihat Asya’yı, Cahit Sıtkı Tarancı’yı, Aziz Nesin’i, Kemal Tahir’i, Orhan Pamuk’u ve daha pek çoğunu okumayı seviyorum. Her birinde memleketimizin kültüründen ayrı bir parça buluyorum.
TÜRKÇE’nin harikulade yaratıcı ifade gücündee, milyonlarca örnekten sadece ikisi…
Fuzulî’nin Su Kasidesi’nden:
Saçma ey göz gönlümdeki ateşlere su,
Ki böyle tutuşan korlara kılmaz çare su.
El öpme (Peygambere) arzusuyla eğer ölürsem dostlar,
Toprağımdan testi yapın, sunun onunla yâre su.
Cem Karaca, Islak Islak’tan:
Sürerim buluttan tarlaları,
Yağmurlar ekerim göğün göğsüne,
Güneşte demlerim senin çayını,
Yüreğimden süzer öyle veririm.
Bu nasıl bir hayal gücüdür? Bu kadar geniş bir hayal gücü ve bu kadar zengin bir ifadenin başka bir lisanda ve başka bir “âşık” tarafından kolay kolay dile getirilebileceğini sanmıyorum.
Abartıyor muyum? Olabilir!
Ruhumla, etimle-kemiğimle, iliklerime kadar bu kültürün, bu milletin ve bu memleketin ta kendisiyim.
Bu memleket benim, ben bu memleketim!