Bir huzur var. Büyük bir huzur!
Öte yandan, ülkede milyonlarca, dünyada milyarlarca insan açlıkla, kıtlıkla boğuşurken, her gün, on binlerce kişi açlık ve susuzluktan ölürken, bizim her öğünde doymaya, tıka-basa midemizi doldurmaya hakkımız olabilir mi? Dünyada hatta yanımızda, yöremizde açlık varken, her öğünde tıka-basa doymak, insanda, her öğünde suçluluk duygusu yaratmaz mı?
Henüz iştahımız varken sofradan kalkmak ise, aç milyon ve milyarlarla duygudaşlık sağlarken, aslında, kıtlık yaşayanların payının da onlara ulaştırılmasına katkıda bulunmak anlamına gelmez mi?
Hz. Peygamber, “henüz iştahınız varken yemekten elinizi çekin” derken, elbette hedefinde, en önce ve her şeyden önce gıda ve gelir dağılımı adaletini sağlamak vardır. Çünkü Hz. Muhammed’in getirdiği nizamın temelinde adalet vardır.
Bu hikmetli, bu sırlı sözün sıradan bir söz olmadığını idrak edip, üzerinde uzun uzun düşünüp, “söz”ü benimsemeli, içselleştirmeli, hikmet ve yararına yürekten inanmalı, her sofraya oturduğumuzda hatırlamalı ve “söz”e tam bir imanla, itimatla bağlanmalı ve uymalıyız.
Doymadan kalkmak…
Öyle zor, o kadar güç ki…
Bunu başaran bir fani, insan-ı kâmil olur.
Sağlık bulur, huzur bulur, mutluluk bulur, kendini göklerde bulur…
Bir de hadisin mecazî anlamı var.
Şöyle: Henüz iştahınız varken makamı-memuriyeti bırakınız…
Daha iştahınız varken rütbeyi, koltuğu bırakınız…
10 yıldan uzun süredir oturduğunuz siyasî makamı, kulüp, dernek, vakıf, sendika…Vb. gibi başkanlığını daha iştahınız varken bırakınız.