İnsanlığın iflah olmaz hastalığı: Ayrımcılık

YEŞİL GAZETE


Hatırlayanlar olacaktır, geçen haftaki yazım Yaşar Kemal’in iyilik dünyası üzerineydi. Onun iyiliğe ve insanın özünün iyi olduğuna olan inancı ve güveni günümüz dünyasına bakıldığında çoğumuza akıl dışı görünebilir.

Stefan Zweig’ın yazdığına göre Montaigne de zaman zaman limana giderek gemilerle Güney Amerika’dan getirilen kölelere bakarmış[1] saf ve iyi insanın nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için. Sanırım o da biliyormuş ki, yüzyıllar boyunca modern denilen insan, üstüne kat kat geçirdiği kıyafetler gibi özünün etrafına da kat kat değer yargıları sararak içindeki saf ve iyi cevheri unutmuştu.

Saf ve iyi insan doğanın herhangi bir parçasıydı. Yapması gereken tek şey yaşamaktı. Yaşama kendince gerekçeler uydurmak ya da yaşamın amacını aramak gibi bir bataklığa saplanmamıştı henüz. Yaşamın amacı yoktu. Amaç, yaşamın kendisiydi. Amaç yaşam olunca, yaşayan her şey aynı değerde oluyordu. Çünkü yaşayan her şeyin yaşamı şu ya da bu şekilde birbirine bağlıydı.

Sonra insan, önce kendini diğer canlılardan ayırmaya başladı. O, diğerlerinden daha akıllıydı kendince. Ateşi kontrol edebiliyor, aletler yapabiliyor, kendinden kat kat büyük ve güçlü öteki hayvanlarla baş edebiliyor, bazılarını evcilleştirip kendi amaçları için kullanabiliyor ve bitkileri istediği yerde yetiştirebiliyordu. Ormanları yar ve yak yöntemiyle tarlaya çevirip kendine yetenden çok daha fazla besine sahip olabiliyor, böylelikle ordular besleyebiliyordu. Yapabildikleri arttıkça, insan, kendini doğanın üstünde bir varlık olarak görmeye başladı. İnanç ve değerler sistemi de buna uygun olarak değişti. Kentler, büyük devletler kurdu; devasa anıtlar yapıp sonra da bunlara tapınmaya başladı; harika olan asıl ve tek şeyin dünya olduğunu göremeyecek kadar kibir sahibi olarak kendi yaptıklarına dünyanın harikası dedi.

Bütün kötülüklerin kaynağı: Ötekiyle bağları koparmak

Elbette bununla kalmadı. Zamanla, insan, kendini diğer insanlardan da ayırmaya başladı. Kabileler, kent devletleri ve büyük uygarlıklar şeklinde örgütlendi. Örgütlendikçe hem diğer örgütlerle hem de aynı örgüt içerisindeki diğer insanlarla arasına sınırlar koydu. Bu sırada değerler sistemi de buna ayak uydurdu. Doğal, saf ve iyi insandan, kibrinden burnunun ucunu göremeyen, kendini diğerinden üstün ve ayrıcalıklı gören kötü insana doğru hızlı bir çöküştü bu. Yazık ki, kötü insan bunun ilerleme olduğunu sandı.

Bugün geldiğimiz noktada ayrımcılığın her boyutunu kimi zaman gizli gizli kimi zaman da açıktan açığa görebiliyoruz. Hemen her şeyi birbirinden ayırmakta, aralarındaki bağı koparmaya çalışmakta üstümüze yok. İnsanları birbirinden inançlarına göre ayırıyoruz; ten renklerine, etnik kökenlerine, cinsiyetlerine göre de ayırıyoruz. Yetmiyor, doğal cinsel dürtülerine, hangi ülkede doğup hangi ülkeye geldiklerine, ne yiyip ne giydiklerine ve destekledikleri spor kulüplerine veya sevdikleri müzik topluluklarına göre bile ayırabiliyoruz. Ayırmakla kalmıyor, ötekileştiriyor, hor görüyor, ezmeye, yok etmeye çalışıyoruz.

Kendi arasına böylesine kalın duvarlar ören insan sokaktaki köpeğe, kendiliğinden biten ota tahammül edebilir mi? Edemiyor. Öyle olmazsa böyle, bir kulp takmayı onlara ve onları yok edene kadar uğraşmayı onlarla maharet sanıyor. Ötekileştirdiği, ayrımcılık yaptığı her şeyi bir şekilde suçlu göstermeye çalışıyor, bütün kötülüklerin kaynağının içindeki kibir olduğunun farkına varmadan. Onlara göre kendi ve kendi kategorisinde gördüğü herkes masum ve temiz, öteki dediği her ne varsa, bazen sığınmacılar, bazen sokaktaki köpekler, bazen eşcinseller, bazen farklı inançlardan olanlar, bazen de dört bir yan betonlaştırılmasına rağmen başını çıkaracak bir boşluk bulup dünyaya merhaba diyen doğal otlar ve daha neler neler baştan aşağı suçlu.

Ayrımcılık insanlığın damarlarında dolaşan ölümcül bir zehir. Biz farkına varsak da varmasak da yavaş yavaş hepimizi öldürüyor, yok ediyor. Nasıl ki, bilgisiz olmaktan daha kötüsü bilgisiz olduğunu bilmemekse, milyarlarca insan da apaçık ayrımcılık yaparken ayrımcı olduğunun farkına bile varmadan böbürlene böbürlene yaşamaya devam ediyor. Onlar yaşamaya devam ediyor ama gezegenimiz tam da bu yüzden ölüyor. Peki, bir kurtuluş yolu yok mu? Var, olmaz mı? Ben ve bana benzeyenler demekten vaz geçip ‘hepimiz’ dersek gezegenimizin bir şansı olacak. Kurtaracaksa dünyayı, ötekine sarılmak kurtaracak!

*

[1] Stefan Zweig’ın Montaigne adlı eserinden yaptığım bu alıntıyı, şu anda o kitap elimde olmadığı için aklımda kaldığı kadarıyla aktarıyorum.

Tarih: 31.05.2022 Okunma: 436