Seller ve ‘kırılgan’ kentler: Türkiye şehirleri aşırı yağışa neden hazırlıksız?

YEŞİL GAZETE

twitter sharing button
whatsapp sharing button
linkedin sharing button
messenger sharing button
email sharing button
snapchat sharing button

Türkiye bu haftayı aşırı yağışların ardından kentleri felç eden sel ve taşkınlarla geçirdi. Büyük kentlerde yaşanan büyük mal kayıpları bir yana, insanlar ve hayvanlar hayatını kaybetti.

Öte yandan aşırı yağışlar, iklim krizi şiddetlendikçe hayatımızı daha fazla etkileyecek.

Peki şehirlerimiz buna ne kadar hazır?

TMMOB Şehir Planlamacıları Odası İstanbul Şube Başkanı Doç Dr. Pelin Pınar Giritlioğlu, Türkiye’de pek çok sebepten kentlerin giderek kırılgan ve dirençsiz hale getirildiğini söylüyor:

“Her şeyin başında planlı kentler geliyor. Selin kendisi bir doğla felakt değildir, bunu felakete çeviren bizim hatalı kentleşme politikalarımız ne yazık ki. Biz plansız ve alyapısız kentler ürettiğimiz için seller ve taşkınlar felaket haline dönüyor.

Aşırı yağışların bir sel felaketine dönüşmemesini sağlayabilecek en büyük etken ise şehirlerde suyu emebilecek ve yer altına süzebilecek toprağın varlığı. Giritlioğlu ise “Betonlaştırıyoruz” diyor:

“Zeminde giderek daha fazla yapı üreterek toprağın suyu kesmesine engel oluyoruz, bu çok önemli bir mesele. Planlamada bir binanın bir arazi tabanında ne kadarlık bir alana yerleşebileceğini gösteren bir oran vardır ve  bunun anlamı aslında toprağı korumaktır. Ama biz bugün arazinin tamamını yapılaştırıyoruz.”

Suyu tutan topraktır: Ama artık görmüyoruz

Giritlioğlu, Türkiye’nin en büyük ölçkte yapılaşmaya sahip ve en yüksek nüfuslu kentini örnek veriyor: İstanbul.

Kuzey ormanlarının, su havzalarının, yaban hayatının korunmasını öngören ‘kent anayasasına’ rağmen İstanbul’da toprağın betonlaşmış durumda olduğuna dikkat çeken Giritlioğlu, “Kentleri afetlere karşı kırılgan bir şekilde dönüştürüyoruz” diyor:

“Son derece baskıcı üsttenci bir kent politikasıyla büyük  rant projelerini gerçekleştirerek bu doğal alanlarımızı yok ediyoruz. Toplu tarım alanlarımızı, meralarımızı talan ediyoruz. Suyu tutan şey topraktır. Oysa toprak göremiyorsunuz artık. Toprağın olmaması suyun süzülmemesi anlamına geliyor. Beton, suyu üzerinde tutuyor ve sel felaketine dönüştürüyor.”

İstanbul’un üst ölçekli planının 16 milyon nüfus eşiği koyduğunu, oysa daha bugünden nüfusun 21 milyonu geçtiğini belirten Pelin Pınar Giritlioğlu, Kanal İstanbul projesinin buna 2-3 milyon daha ekleyeceğinin de altını çiziyor: “Bu olursa elbette ki kentler giderek  kırılganlaşır, çünkü planlar belli nüfus eşikleriyle yapılır. Bu kontrolsüz büyüme daha fazla doğal alanı yapılaşmaya açarak kent sınırılarına katıyor. Toprağı kaybediyoruz. Bu da iklim değişikliğinde çok önemli bir etken.”

Kentleri güvenli kılacak doğru planlamalar için kontrolsüz büyümeyi de engellemek gerekiyor. Bunun için Giritlioğlu’nun ilk çözüm önerisi ise ülke genelinde dengeli yatırımlar yapmak.

Kontrol etmiyoruz, yönetmiyoruz ve denetlemiyoruz

Özellikle dere yatağı, dere ağzı gibi taşkın bölgelerinde yapılaşmalar felaketlere davetiye çıkarıyor. Yasalarda yapılaşmanın sınırını belirleyen taşkın sınırlarının daraltılması, derelerin hatalı ıslahı, doğal yollarının bozulması gibi etkenlerin yanında Giritlioğlu, denetimsizliğe de işaret ediyor:

“Başka bir mesele de yerel yönetimlerin bu konudaki  denetimsizliği, kaçak yapılaşmayı denetlememesi, göz yumması, izin vermesi; hatta imar aflarıyla bunların belirsiz bir zaman orada kalmasına ve doğal felaketleri tetiklemesine de müsaade etmesi.”

Öte yandan sellerin can ve mal kayıplarıyla sonuçlanmasında afet planlarımız ve senaryolarımızın da eksik olmasının önemli bir sorun olduğunu belirten Girtilioğlu, “Her kurum kendi içinde birtakım senaryoalrdan bahsediyor ama hayata geçirmeye kalktığınızda bizim gerek bir afet senaryomuz yok. Seller can ve mal kayıplarıyla sonuçlanan felaketlere dönüşüyor çünkü biz bunu kontrol etmiyoruz, yönetmiyoruz ve denetlemiyoruz” diyor.

Giritlioğlu, sele karşı bir kenti dayanıklı hale getirecek çok önemli kamu özelleştirilmesine ve şirketlere tahsis edilmesine tepki gösteriyor:

Açık alan olarak koruyabileceğimiz birçok alanı bugün yapılaşmaya kurban ettik.

Kıyı alanlarımıza erişemiyoruz, kentler nefes almıyor, rüzgar koridorları kapanıyor. Bunları üst üste koyduğumuzda iklim krizinin kapımızda olduğunu kabul etmek gerekiyor

Ormanları da tükettik

Sel felaketleri de dahil iklim krizinin şiddetli etkilerinden korunmanın en önemli etkenlerinden biri de ormanları bütün ve sağlıklı şekilde korumak.

Türkiye’de Ormansızlaşma ve Orman Bozulması 2022 Raporu‘nda Prof. Dr. Hüseyin E. Çelik, ormanların tarım arazisi olarak kullanılmasının niteliğini kaybetmesinin, maden projelerine, yol çalışmalarına, sanayiye açılmasının sel ve taşkınlara nasıl zemin hazırladığını anlatıyor:

  • Ormanların sürdürülebilirliğini azaltan aşırı odun üretimi uygulamaları da olmak üzere orman arazisinde tarım yapılması, artan sayıda yer üstü
    maden ocaklarının açılması gibi nedenlerle orman tahribi sonunda ormanların yağan yağışı tutma, yüzeysel akışa geçen miktarını azaltma yeteneğini küçültüyor.
  • Araziler üzerindeki tarımsal faaliyetlerde toprak koruma önlemlerinin uygulanmaması yüzeysel akışı, dolayısıyla sel ve taşkınları arttırıcı işlevm görüyor.
  • Yol yoğunluğunun gereğinden fazla: Bu yollar selleri besliyor heyelanların artmasına neden oluyor.

  • Maden ruhsatları ve rüzgâr enerji santralleri ormanların tahribine ve parçalanmasına neden oluyor.
  • Tarım arazileri sürekli yerleşime açılırken usulsüz tarım yapılan alan da çok büyük.
  • Özellikle doğu Karadeniz bölgesinde ormanların kaldırılarak yerinde tarım uygulanması, ormanlarda aşırı üretim, HES inşaatı vb. nedenlerle orman bozulması  hem sellerin hem de heyelanların artmasına neden
    oluyor.

Giritlioğlu da orman bozulmasını, “Suyu tutacak hiçbir engel bırakmıyoruz ve kentleri giderek daha kırılgan hale getiriyoruz” değerlendirmesiyle özetliyor:

“Ormanlık alanalr en çok suyu tutan yerlerdir, yeraltı suları ormanlardan gelir. Ormanları da tükettik. Yapılaşmaya açtığımız ya da büyük ulaşım projelerine kurban ettiğimiz için bu alanlarda da çok büyük kayıplarla karşı karşıyayız.”

Büyük projelerin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporlarında bu riskler bazen yazdığını, yazsa bile  dikkate alınmayarak ‘ÇED olumlu’ kararları verldiğini ekleyen Girtlioğlu özellikel enerji projelerinin son derece kontrolsüz şekilde doğa tahribatına yol açtığının altını çiziyor.

Eskiden plansızlık afete sebep oluyordu. Bugün planlar eliyle bunların yapıldığını görüoruz ki bu çok daha acı.

Yani yasa dışılığı tetikleyen, iklim krizini, afetleri tetikleyen; kentlerin iklimini ve doğayı değiştiren planlar yapıldığına tanık oluyoruz.

Yeşil teknoloji çözüm mü?

Dünyada da artan aşırı hava olayları karşısında kent planlamasında sel ve diğer afet risklerini önceliklerinden çeşitli akımlar ortaya çıkıyor. İklim krizinin etkileriyle mücadele için doğadan yararlanmaya veya “doğa temelli çözümler” kullanmaya yönelik yöntemler son yıllarda popülerlik kazandı.

Bunlardan bir tanesi; ‘sünger şehirler’: Araştırmacılar, artan sel tehditlerine karşı şehirlerin suyun güvenli bir şekilde akıp gitmesine izin veren dev süngerler gibi tasarlanması gerektiğini söylüyor.

Ağaçlar, göller ve parklar gibi bol miktarda doğal alana sahip kentsel alanlar, yağmuru emmeye ve sel baskınını önlemeye yönelik bir tasarım olan bu yöntemde yağmur suyunu akıtmak yerine, kendi sınırları içinde kullanım için saklanıyor. Bu su ile bahçeler, çiftlikleri sulamak, tükenen akiferleri  yeniden doldurmak, yenilemek ve içme suyu olarak kullanılabilecek kadar temiz olacak şekilde işlemek mümkün.

Şangay, New York, Cardiff şehir içi bahçeler, iyileştirilmiş drenaj ve bitkili kaldırımlar aracılığıyla “süngerleeştirilen” kentlerden.

Yeni Zelanda‘da Auckland kenti büyük ölçüde yağmur suyu sistemleri, birçok golf sahası, yeşil parkları ve büyük konut bahçeleri sayesinde yüzde 35’lik bir süngerlik oranına sahip. Mumbai ve Singapur da ‘süngerleşen’ şehirlerden.

Hava kirliliği standartların oldukça üzerinde olan ve ağır sanayiye aşırı bağımlı Çin, toplu taşımayı ve yeşil alanı geliştirme çabalarını da bu programlara dahil ederek özellikle Şangay gibi kentlerinde olumlu performans gördü.

Avrupa‘da giderek popülerleşen yeşil çatılar veya çatı bahçeleri de yağmur suyunu emerek sel tehdidini azaltmaya yardımcı oluyor. Bina sahibi için bir yağmur suyu yönetim aracı olan bu yöntem, bulunduğu bölgede kanalizasyon taşmasını önlemeye, asit yağmuru etkisini nötralize etmeye ve yağmur suyundaki nitrojen kirliliğini gidermeye de yardımcı oluyor.

Devam eden çevresel girişimlerin bir parçası olarak kentlerde geçirimsiz yüzeylerin, çim gibi geçirgen malzemelerle değiştirilmesi de sürdürülebilir drenaja hizmet ediyor. Bitki örtüsü ve toprakla kaplanan geçirgen kaldırımlar, yağmur suyunun topraktan süzülmesini sağlıyor.

Uzmanlar, artan sayıda kentsel alan iklim değişikliği nedeniyle yıkıcı sel felaketleri yaşarken, şehirlerin bu akılda tutularak tasarlanması gerektiğini söylerken, Pelin Pınar Giritlioğlu da asıl meselenin dengeli ve bilimsl yöntemlerle yapılan planlama anlayışı olduğunu vurguluyor:

“Teknik olarak çok şey mümkün, ama bunlar çoğunlukla mikro çözümler. Sağlıklı, kamusal alanlarını, açık, yeşil alanlarını, afet toplanma alanlarını koruyan bir planlama anlayışına ihtiyacımız var bizim her şeyden önce. Doğru planlama anlayışını benimsersek, bunlara da büyük ölçüde ihtiyaımız kalmayacak.  Bunu sağlamamız lazım, noktasal çözümler sunabilecek yeşil teknolojileri de elbette kullanırız.”

Bu tip teknolojiler elbette çözümler sunacaktır ama öncelikle kentlerin nefes almasını, sağlıklı yaşamasını sağlayacak planlar ortaya koymak.

Dünyada Singapur, İtalya, ABD, Danimarka gibi iyi örneklerin yanı sıra Türkiye’de ‘yeşil bina’ veya ‘akıllı bina’ kavramının çok doğru anlaşılmadığını ve ‘yeşil’ kavramının piyasalaştığını söyleyen Giritlioğlu, bunun genelde ‘terasına saksı koyulmuş’ binalardan öteye gitmediğini belirtiyor.

Bütün bu teknolojilerin kendi çevrelerine katkı sağladığını ama bütün bir kentin afetlere karşı korunmasını sağlayabilecek bir teknolojiyle üretilmediğini vurgulayan Giritlioğlu, önümüzdeki büyük resme yeniden işaret ediyor:

Asıl çözüm güvenli, sağlıklı, dirençli kentler yaratmak, açık alanalrı korumaktır. Dolgu alanları gibi doğaya zarar verecek uygulamalardan kaçınmak, orman alanlarını korumaktır, çoğaltmaktır. Ancak bu şekilde dirençli kentlere kavuşuruz.

Evet, yeşil binalar da yapılır; ama bir yandan bu baskıcı, istilacı ve zorlayıcı kentleşme politikası devam ederken, bunun elbette ki bir anlamı kalmaz.

Tarih: 18.06.2022 Okunma: 124