Sudan nedenlerle gelen tehlike

YEŞİL GAZETE

facebook sharing button
whatsapp sharing button
twitter sharing button
linkedin sharing button
email sharing button
print sharing button

Bir eylemin gerekçesi olarak öne sürülen nedenler değersiz ya da anlamsız ise “sudan neden” diye niteleriz. Her ne kadar bu deyiş suyu oldukça değersiz gösteriyorsa da su hiçbir zaman değersiz olmadı. Bildiğimiz ilk uygarlıklar su kenarlarında yeşerdi. Bereketli Hilal ve Mezopotamya’yı veya Mısır’ı düşünün. Su olmasa o görkemli uygarlıklar da olmazdı. Tıpkı, şimdi su olmazsa olamayacağımız gibi.

Su krizinden haberdar mıyız?

Dünya yüzeyinin %71’i suyla kaplı. O nedenle mavi gezegen deniyor dünyaya. O halde su neden kıt bir kaynak? Çünkü bu suların %97’si okyanuslarda ve denizlerde bulunuyor ve içilemeyecek, tarımda ve soğutma dışında endüstride kullanılamayacak derecede tuzlu. Kalan %3’lük tatlı suyun 5/6’sı da kullanılamayacak durumda, çünkü buzullarda hapsedilmiş veya toprağın ulaşılamayacak derinliklerinde bulunuyor. Yahut  insan tarafından kullanılamaz derecede kirletilmiş durumda.

Sonuç olarak dünyadaki toplam su miktarını (1,4 milyon km3) 100 litre kabul edersek kullanabileceğimiz su miktarı yalnızca 0,003 litreye denk geliyor. Üstelik iklim krizi, nüfus artışı, tarım ve endüstrideki gelişmeler su kaynaklarının durumunu daha kötüleştiriyor. Ayrıca sözünü ettiğimiz kullanılabilir su coğrafi olarak bütün bölgelere eşit olarak dağılmadığından dünyanın bazı bölgelerinde çeşitli seviyelerde su kıtlıkları yaşanıyor. Yapılan bilimsel çalışmalar yaklaşık 4 milyar insanın yılda en az bir ay fiziksel su kıtlığı yaşadığını ortaya koyuyor.

Türkiye de maalesef suyu kıt ülkelerden biri. Türkiye’nin yıllık ortalama yağış hacmi 450 milyar m3 olup yıllık tüketilebilir yer altı ve yer üstü su potansiyeli 112 milyar m3 seviyesinde. Bu potansiyelin güncel olarak 54 milyar m3’ü kullanıma sunulabiliyor. Bu suyun da %74’ü sulamada, %13’ü içme ve kullanma suyu olarak, %13’ü de endüstride kullanılıyor. Bu sayılar tek başına bir şey ifade etmeyebilir okuyucu için. Fakat aşağıdaki harita durumu daha net gözler önüne serecektir.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) resmi web sayfasından alınan bu haritada açık renkten koyu renge doğru fiziksel su kıtlığı artıyor. Türkiye orta derecede su kıtlığı olan ülkelerden. Hemen belirtmek gerekir ki Türkiye’nin her bölgesinde ve hatta her yöresinde aynı durumu görmeyi beklememeliyiz. Su kaynaklarının yeterliliği açısından, örneğin Karadeniz ile İç Anadolu’yu aynı kefeye koymak elbette doğru olmaz.

İstanbul ve su

Alanı ülke toplam alanının %0,7’si olan İstanbul’da ülke toplam nüfusunun yaklaşık %20’si yaşıyor. Dünyadaki pek çok ülkeden daha fazla nüfusu olan[1] kent, ekonomideki ve kültürdeki yeri nedeniyle ülkenin kalbi. Gelin bu kentin suyla ilişkisine ve nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğuna yakından bakalım.

İstanbul kullanılabilir su kaynakları açısından zengin değil. Bu nedenle tarihin hemen bütün dönemlerinde kente su sağlamak önemli bir sorun olmuş ve bu nedenle kentin kuzeyindeki ormanlık alanlardan su taşıyan su kemerleri Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde önemli rol üstlenmiş. Su kaynakları açısından görece zengin olan Belgrad Ormanı, bu kaynakların korunması için Türkiye’de ilk olarak koruma altına alınan muhafaza ormanı[2] olma niteliğine sahip.

Nüfus artışı ve yoğun kentleşme İstanbul’un su gereksinimini sürekli artırdığı için bir noktadan sonra kentin kendi su kaynakları yetersiz hale geliyor; Istrancalar ve Melen gibi kent dışı kaynaklardan kente su getirme projeleri devreye giriyor. Aşağıdaki tabloda kente su sağlayan mevcut kaynaklar gösterilmekte.

Tablodan da görülebileceği gibi yıllık su verimi açısından Melen Regülatörleri toplam su kaynaklarının %35’ine karşılık geliyor. Istrancalar’ı da eklediğimizde ortaya çıkan gerçek şu: Kente verilen her 10 litre suyun 4 litresi kent dışından geliyor. Bunun ne kadar doğru ve sürdürülebilir bir yöntem olduğunu şimdilik değerlendirme dışı bırakıyorum. Buna rağmen İstanbul çok ciddi bir su krizi ile karşı karşıya. 26 Kasım 2020 Perşembe günü ölçümlerine göre İstanbul’daki barajların doluluk oranı %25,67’ye düşmüş durumda. Art arda en sıcak ve kurak ayları, yılları yaşıyoruz. Maalesef, zaman zaman istisnaları yaşanabilecek olsa da bu böyle devam edecek. İklim krizi bağıra çağıra büyüyor, ne var ki kulaklar sağır gözler kör olmuş para hırsı yüzünden.

Ne yapılmalı?

Hep söylediğimi tekrar edeyim; Asıl yapılması gereken bireysel olarak yaşam alışkanlıklarımızı, ulusal olarak kalkınma anlayışımızı kökten değiştirmek. Ancak bu çok uzun vadeli bir hedef. Kısa vadede neler yapılmalı sorusunun yanıtını şöyle toparlayabiliriz:

  • Öncelikle kentin bütün orman alanlarını gözümüz gibi korumalıyız. Bu alanlarda yapılmış otoyol ve havalimanı dâhil her türlü projenin geri dönüşü mümkün. Zararın neresinden dönülse kârdır denilerek bu projeleri orman dışına taşıyacak adımlara bir an önce başlanmalıdır.
  • Pek çok açıdan olduğu gibi su açısından da açık intihar anlamına gelen Kanal İstanbul projesinden mutlaka vaz geçilmeli, vaz geçilmesini sağlamak için her türlü demokratik adım atılmalıdır.
  • Bir zamanlar “Çılgın proje öyle olmaz böyle olur” diye bir yazı yazmıştım. O yazıda İstanbul’un dünyanın en büyük doğa, tarih ve kültür parkı haline özel bir yasayla dönüştürülmesini teklif etmiş ve yapılması gerekenleri tek tek anlatmıştım. O gün yazdıklarımın hâlâ ve büyük bir ciddiyetle arkasındayım.
  • Ve elbette su tasarrufu. Evde, tarımda, endüstride… Suyun kullanıldığı her alanda çok ciddi su tasarruf önlemleri almalıyız.

Kentin, ülkenin, gezegenin yaşamını diğer her şeyden önemli görüyorsak bunlar olmazsa olmazlarımız. Aksi durumda, sudan nedenlerle önce yaşamın işkenceye dönüşmesi sonra da ölüm kaçınılmaz olacak.

*

[1] Adrese dayalı nüfus kayıt sistemi 2019 yılı sonuçlarına göre İstanbul’un nüfusu yaklaşık 15,5 milyon. Ancak gerçek nüfusun bundan daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.

[2 Belgrad Ormanı, 1950 yılında Muhafaza Ormanı ilan edildi.

Tarih: 29.11.2020 Okunma: 58