Orfoz: Resifin efesi ve denizlerde biten av yasakları

YEŞİL GAZETE

Mert Gökalp'in belgeseli yeniden neyi, nasıl yapmamız gerektiğini, denizlerde adil ve ahlaklı avlamanın nasıl olması gerektiğini av mevsimin başlaması ile yeniden tartışmaya açıyor.
facebook sharing button
whatsapp sharing button
twitter sharing button
linkedin sharing button
email sharing button
print sharing button

1 Eylül itibari ile denizlerde av yasakları kalktı ve av mevsimi başladı. Diğer bütün çevre sorunları gibi denizlerde olup bitenler de çoktan kabul edilemez bir hal aldı; ahlaklı, adil ve rasyonel bir şekilde avlanmanın önemini hatırlatır hale geldi. Deniz canlılarını zamanından önce avlayarak büyümesine ve üremesine izin vermemek  hem adil hem de ahlaklı değil. Hayatın mükemmel bir döngüsü var ve o döngüde canlılardan sadece insanlar yer almıyor, aynı zamanda bitkiler ve hayvanlar da bulunuyor.

İslam dininde insana “eşref-i mahlukat” denir, yani canlıların en üstünü. Ama bizim, bu üstünlük halini nasıl yorumladığımız çok önemli. Biz, diğer canlılardan daha mı akıllıyız? Her şeye hakkımız mı var? Doğayı istediğimiz gibi tahrip edebilir miyiz? Diğer canlılara hükmedebilir miyiz? Her şey, bizim emrimize amade mi? Yoksa biz ,yani insanlar merhametimiz ile mi üstünlük sıfatını hak ediyoruz? Maalesef, dünyanın dört bir yanında yaşanan gelişmeler, kendimizi her şeye hakkı olan canlılar olarak gördüğümüzü gösteriyor.

Hayatın döngüsü: Yaşarken almak, ölürken vermek

Kızım, daha küçükken onunla birlikte izlemeyi sevdiğim çizgi filmlerden biri, “Circle of Life” idi. Defalarca izledik. Ve ben de her defasında müthiş bir keyif aldım. “Circle of Life“, Afrika kıtasında geçer ve hayatın döngüsüne çok güzel bir şekilde vurgu yapar. Canlılar; doğar, büyür ve ölür. Bayrak elden ele devredilerek yaşam sürer, gider… Bu döngü, aslında doğadan aldıklarımı ve doğaya verdiklerimiz için de geçerlidir. Biz, yaşarken doğadan alırız, ölünce de doğaya olan borcumuzu öderiz. Bu açıdan bakıldığında ölüm, aslında bir vefa borcu gibi düşünülebilir. Aldıklarımızı, şükran duyarak doğaya geri vermek gibi.

Hıristiyan kültüründe var olan Cadılar Bayramı‘nın kökünün Mezopotamya öğretisine dayandığı söylenilir. İnsanlar, güz mevsimi sonunda doğanın bize verdiklerine teşekkür ederek hasadını kaldırırmış. Cadılar bayramının temelinde bu şükran duyguları yer alır.

İnsan nüfusu arttıkça doğa ile olan ilişkimiz de bozulmaya, tahrip edici olmaya ve sadece insanlığın refahına hizmet etmeye başladı. Ama daha da kötü olan, refahı nasıl tanımladığımız. Gelecek nesillerin, doğadaki diğer canlıların hakkından çalan bir refah anlayışının sorgulanmaya ihtiyacı var. Zira doğaya hükmetme çabalarımız, maalesef bir çok canlının neslinin tükenmesine neden oluyor.  

Tarihçi Yuval Noah Harari, “Homo Deus“ isimli kitabında 1970’ten bu yana yaban hayat nüfusunun yarı yarıya düştüğünü belirtir. Harari’nin verilerle desteklediği örnekler gerçekten de alarm çanlarının çaldığını gösteriyor. 1980 yılında Avrupa’da 2 milyar kuş varken, bu sayı 2006 yılında 1,6 milyara düşmüş durumda. Yani, insanlığın dönemi olarak bildiğimiz Antroposen Çağı, yaban hayatını son derece olumsuz etkiliyor. WWF’nin  “Yaşayan Gezegen Raporu”ndaki veriler de gelişmelerin pek iç açıcı olmadığını gösteriyor.

Adil ve ahlaklı avlanma

Bütün bu olumsuz gelişmelere Mert Gökalp da, kamerası ile deniz altında ve orfoz balığı özelinde dikkat çekiyor.  Denizlerde av yasağının kalktığı 1 Eylül günü internetten gösterilmeye başlanan “Orfoz: Resifin Efesi” isimli belgesel, yeniden neyi, nasıl yapmamız gerektiğini, denizlerde adil ve ahlaklı avlamanın nasıl olması gerektiğini av mevsimin başlaması ile yeniden tartışmaya açıyor. Belgesel, adaletsiz ve ahlaksız avlanmanın diğer canlı türlerinin devamı için nasıl bir tehdit olduğunu gözler önüne seriyor.

Harari’nin kitabında anlattığı gibi “Homo Sapiens“, hayvanlardan tanrılara yükselirken neleri kurban ederek yol alıyor! Üstelik bu kurbanlar, tanrılar için de değil, insan ve insanlığın geleceği için. Belgesel aynı zamanda bir görsel şölen ve güzeller güzeli Kaş’ı kendine mekan tutmuş. Çekimlerin çoğu Kaş’ta yapılmış. Belgeselde deniz altının güzellikleri, Jules Verne’in “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah“ kitabını anımsatıyor. Hangimiz çocukken okumadık ki! Yıllar sonra kızıma da okudum. Aynı tat, aynı lezzet. Ve bu belgeseldeki ropörtajlarda yeniden karşıma çıktı.

Belgeselde sadece bu kitaptan değil, başka kitaplardan da bahsediliyor ve ropörtajlar insanın hem yüreğine hem de vicdanına dokunuyor. Böyle bir belgeseli, Türkiye’de ve Türkçe çektikleri için katkıda bulunan herkesin aklına ve emeğine sağlık. Belgesel, hhtps://vimeo.com/453205728 web sayfasından “yasakbalıkyemeyizbiz” şifresi girilerek izlenebilir.

Biz, eğer “eşref-i mahlukat” olmak ve bu sıfatı hak etmek istiyorsak, bunun yolu doğaya karşı merhametli ve adil olmaktan geçiyor. Farkında olmadan oynadığımız denge, “eşref-i mahlukat”ın da geleceği aslında. Doğanın uyum içinde olmasına izin vermediğimiz ve diğer canlıların neslini tehdit ettiğimiz sürece daha çok fazla krizler ve riskler ile karşı karşıya kalabiliriz.

Tarih: 06.09.2020 Okunma: 116