Gıda en önemli müşterektir

YEŞİL GAZETE

YEŞİL GAZETE


facebook sharing button
whatsapp sharing button
twitter sharing button
linkedin sharing button
email sharing button
print sharing button
Covid-19 doğanın insan merkezli modernist tüketim toplumuna öfkeli bir kusma sinyali oldu. Bu sinyallerden en önemlisi gıda güvencesi hakkında idi. Yerel olarak kendine yeterlilik konusuna tekrar dönmeliyiz. Gerek küresel iklim değişiminin, gerekse küresel sağlık krizinin sonucu olarak bir gıda kriziyle karşılaşma gerçeği gün gibi açık ve net hal aldı. Dolayısıyla en önemli müştereklerimizden olması gereken gıdamıza nasıl sahip çıkacağız? Elbette gıda demişken su hakkını da göz ardı edemeyiz. Ancak bu yazıda gıdaya odaklanacağız.

Besin değeri olmayan şeylerle beslenenleri de dikkate alarak, gizli açlık için Birleşmiş Milletler 2002 yılında herkesin sağlıklı ve yeterli gıdaya ulaşım hakkını ilan etti. Koronavirüsün hayvandan geçen bir hastalık (zoonatic) olması nedeniyle başta virüsün ortaya çıktığı Çin’de yabani hayvan ticaretini yasaklandı. Ancak bu durum doğayla uyum içinde yaşayan yerli toplulukları doğrudan etkiledi. Çünkü onların bazıları bu yabani hayvan denilen yaratıkları avlayıp satarak günlük geçimlerini sağlıyordu. Örneğin, İnüitler ve Amerikan yerlileri (Kızılderililer) için balık (özellikle somon) kültürlerinin önemli bir parçasıdır. Somon ulusu (Salmon Nation) diye çok önemsedikleri ritüelleri güçlü, sürdürülebilir şekilde avlanmayı bilen, güçlü bir topluluk dahi var. Oysa asıl mesele endüstriyel hayvancılığı masaya yatırmak olmalı. Çünkü endüstriyel hayvancılığın küresel iklim değişimine katkısının % 50’den dahi fazla olduğu tahmin ediliyor.

Koronovirüs vasıtasıyla küresel pandeminin nedeni hakkında çeşitli tartışmalar hala sürmekte. The Conservation haber portalı ‘Covid-19 mu yoksa biyoçeşitliliğe kötü davranmak mı pandemiyi yarattı?’ adlı bir yazı yayımladı. Yeni patojenler hakkında doğa tahribatının 1980-2000 arasındaki 20 yıllık sürede daha da hızlanarak 100 milyon hektardan fazla tropikal orman ve % 85 sulak alanın tahrip olduğu belirtildi. Buna son iki yılı da eklersek tablonun gerçeğini siz hayal edin lütfen. Covid-19’un müsebbibi aynı zamanda endüstriyel tarım ve et endüstrisidir. Tüm bunların toplamının küresel iklim değişiminde payının % 50’yi geçtiğini belirten araştırmacılar mevcut. Kapitalizmin kendini çevreciymiş gibi yeşile boyadığı, merkeziyetçi, monokültüre dayanan yönetimlerle biyo-yakıt endüstrisinde yeşil akaryakıt elde etmek için Asya ve Afrika’daki ekilebilir tarım arazilerini gasp etmesi de biyoçeşitliliği öldüren bir başka önemli etken.

Biyoçeşitliliğin yok olmasının, küresel sağlık krizine yol açtığı gerçeğini kabul ederek; yerelde Türkiye ölçeğinde neler yapılabileceğine biraz kafa yoralım. Yalnızca insan sağlığı değil toprak, su, hava ve tüm canlıları gözeten bir gıda sistemi nasıl yaratılmalı? İşte burada gıdanın toprak altındaki kökleriyle toprak üstünde bize sağladığı hayata tutunma enerjimizi sağlayan kısmı hepimizi ilgilendiriyor. Dolayısıyla gıdaya karşı sorumluluğumuz müşterekler listesinde en başta geliyor. Gıda özgürlüğü tohumla başlar. Tohumumuza ve toprağımıza sahip çıkmak ve ona karşı sorumluluklarımızı yerine getirmek zorundayız.

Tohum da müşterektir

Covid-19 sürecinde gelecek yıllarda karşılaşabileceğimiz gıda krizi nedeniyle elbette bir şeyler yapmaya çalışanlar da var. Örneğin, bazı belediyeler kent meclislerinde aldıkları kararla ekilebilir kent kamusal alanlarını özellikle hububatla donattılar. Tunceli, İzmir bir de Eskişehir‘deki çalışmalar bir yana Antalya, Osmaniye ve Ankara Yenişehir belediyelerinin bu süreçte kamusal alanlara olabildiğince hububat ektiğini duymuştum. Sıradan halk ise balkonunda ya da köyle bağını kesmemişse orada neler yapabileceğine odaklandı. Bereket ki Anadolu’da azalsa da hala bir tohum hassasiyeti korunuyor. Ancak bu sağlık krizi döneminde geçmişte yapılan tohum takas ya da fide şenlikleri mümkün olamadı. Tohum takas gruplarının hiyerarşik olmayan şeffaf bir yapılanmayla şekillenmiş olmaması nedeniyle bazı insanlar istedikleri halde ekecek tohum ya da fide bulamadılar. Oysa tohum sürekli ekilerek yenilenerek canlılığını sürdürür. İnsanlardan bir kısmı bu gruplar tarafından beklenen hassasiyeti ve sorumluluğu göremediğini belirtti. Elbette bunlar yeni yapılanmalar ve daha gidilecek çok uzun bir yol var.

Tohum kütüphaneleri

Elbette yediğimiz bir şeyin bizi tadıyla ve kokusuyla kendine bağlaması sonra da o çağrışımla bizi başka yerlere götürmesi muhteşem bir şey. Fiziki olarak beslendiğimizi hissetmenin ötesinde ruhsal olarak da şifa bulduğumuzu hissederiz. Çocukluğumuzda yediğimiz bir yaban çileğinin tadı ya da taze Aydın incirinin kokusu bunlardan biri olabilir. Beslenmenin ötesinde eko-sistemsel bütünlüğü duyumsayıp sorumluluk almaya bir davettir bu aslında.

Gıdayı kontrol edenin coğrafyayı kontrol edebileceğine göre, tohumu kontrol eden tüm insanlığı kontrol altında tutabilir. Tohumumuz bildiğimiz gibi tehdit altında. Evladiyelik yerel tohumların yerine Monsanto, Cargil, Sygenta gibi tekeller, dayattıkları kısır tohumların yanında verdikleri böcek ve haşere öldürücülerle de toprağımızı ölü hale getiriyor. Öyleyse her mahalleye bir tohum kütüphanesi oluşturmayı artık geciktirmemeliyiz. Bakınız tohum bankası demiyorum. Çünkü o ekonomik terimler tam da karşısında durmamız gereken tekellerin dili. Bize kitap sayfaları gibi sıcak ve komşuluk dayanışması kokusu veren tohum kütüphaneleri lazım. Yerel biyoçeşitliliği geri getirmeye dayanan evladiyelik (tohumların kuşaktan kuşağa geçtiği) tohum özgürlüğünden söz ediyorum.

Öyleyse gıdanın bir müşterek olması tohumun müşterek olmasından başlar. Bu durumda oluşturacağımız tohum kütüphanelerimizin hiyerarşik yapılanmalarla birkaç kişinin tahakkümünde olmaması gerekir. Korona döneminde, gıdanın bir müşterek olması gerektiği hakkında dünyada bir uyanışın olması sevindirici bir durumdur. Bunu mahalle ölçeğinde oluşturacağımız tohum kütüphaneleriyle daha da kalıcı kılabiliriz. Bu durum doğrudan (katılımcı demokrasi) demokrasiye inanmaktan ve gereklerini yerine getirmekten geçecek. Bu da içimizdeki ve dışımızdaki tahakküm ilişkilerini yeniden tekrar gözden geçirmeyi sağlayacaktır.

Ne yapılabilir?

Bu yıl balkonumuzda/bahçemizde yetiştirdiğimiz, pazardan alıp tadını ve besin değerini beğendiğimiz meyve ve sebzenin tohumlarını saklayarak bir şeyler yapmaya başlayabiliriz. Belediyelerden okullar, spor kulüpleri vb kamusal alanların bir köşesini bu amaçla bize ayırmasını talep edebiliriz. Tohum hikâyeleri paylaşacağımız sanat faaliyetleriyle şimdiden oralarda şenlikli bir köşe yaratabiliriz.

Avrupa’da neler oluyor?

Avrupa, Covid 19 sürecinde Mart 2020 itibariyle geçen senenin aralık ayından beri masasında duran Yeşil Yeni Düzen (Eurepean Green New Deal) anlaşmasını yürürlüğe koymaya karar verdi. 2050’ye kadar karbon emisyonlarını sıfırlamayı hedefliyor. Elbette bu yeşil dönüşümün pratiğe nasıl geçirileceği radikal görüşlerce eleştiriliyor. Örneğin, kentlerin dönüşümündeki Just Transition adaletli bir geçiş mi? Yoksa yalnızca Avrupa’yı yeşile boyamaya mı yarayacak?

Yeşil denilen merkeziyetçi teknolojiyle karbonsuz bir Avrupa yaratmanın mümkün olmadığı bir gerçektir. Ekonomik olarak büyümemeye (Degrowth) radikal yaklaşanlar, yalnızca refahın dağıtılıp doğanın kendini onarmasına dikkat çekenler, çiftlikten çatala (Farm to Fork) olarak gıdaya da yer verilen bölüme önemli eleştiriler ve alternatifler sunmakta. Bunlardan biri de tohum özgürlüğü. Öyleyse gıda demokrasisine dikkat çeken La Via Capessina ve Agroekoloji hareketinde olduğu gibi, çiftçiden çiftçiye öğretim şiarıyla biz de bildiklerimizi ve elimizde olan tohumları yaratacağımız tohum kütüphanelerinde paylaşarak Vandan Shiva’nın yıllardır dikkat çektiği tohum özgürlüğü hareketinin kalıcı bir parçası olabiliriz.

“Küresel düşün yerel hareket et” şiarıyla biz de mahalle düzeyinde hiyerarşisiz tohum kütüphaneleri oluşturarak geleceğimizin genetik çeşitliliğine sahip çıkıp hastalıklara karşı dirençli ekosistemlerin onarılması ve parçası olmaya katkıda bulunmalıyız.

(Bu yazı ilk kez Sivil Sayfalar’da yayımlanmıştır.)

Tarih: 22.06.2020 Okunma: 2