Siyasi bir özne olarak YSK rejim müteahhitliğine soyunurken (2/3) – Orhan Esen

YEŞİL GAZETE

YEŞİL GAZETE

Yazının ilk bölümü için tıklayın

***

Bağımsız bir siyasi özne olarak Devlet


YSK darbesinin 100% Erdoğan kontrolü ve inisiyatifinde düz çizgide ilerlemiş bir sürecin sonucu olmaktan çok, kendisi açısından da heyecan verici ve arzu gıdıklayıcı olduğu kadar, belki de bir tür kerhen rıza karşılığı gerçekleştirilmiş riskli bir işlem olduğunu, sürecin arkasında en azından bir başka aklın daha olduğunu düşünmek için nedenlerimiz yok mu ? Arka planda çoklu çatışmaların varlığı hissediliyor. Önce çatışma, ama ardından konsensüs. Gerek mazbata gerekse yenileme kararı için geçen görece uzun süre, konsensüs oluşumu için gerekli pazarlıklar ile açıklanabilir. Farklı düzeylerde çatışmalar ve uzlaşmalar. En bariz çatışma düzeyi kuşkusuz AKP içi çatışma, kamuoyuna da hayli yansıdı. ‘Rant partisi’nin ikinci tur için çok bastırdığı, karşısında daha rasyonalist düşünen ve İstanbul’dan kontrollü geri çekilmeyi savunan bir kanadın varlığı yazıldı çizildi. İkinci tur sonuçlarına dair riskin parti kanatları açısından farklı hesaplandığı ve risk alma şevkinin her kademede aynı olmadığı hissediliyor.

Kurul’a AKP içinde ağırlık kazanan risk yanlısı kanadın iradesi doğrultusunda bir sufle gittiği yönündeki kamuoyunda yaygın olan kanaat, meclis kürsüsünde de en yüksek perdeden dillendirildi. Kurulun yaptığı işin tutulacak tarafı yok. 3’ü asil 4’ü yedek, 7 tekil üyenin bireysel imzası ile alınan kararın prosedür itibari ile de sorunlu hatta anayasaya aykırı olduğu da iddia edildi. Kompleks bir hukuksuzluk zemininde alınmış karar için darbe sıfatı, yakışır. Ancak hukukçu cübbesi taşıyan imzacılarının sırtına haylice bir tarihsel yük bindiren bu kararın ardındaki tek saiki bir sufleye indirgemek, işi en azından fazlaca basitleştirmek, gereksiz bir komplo abartısı ve Erdoğan’a da sahip olduğu gücün ötesini vehmetmek anlamına gelir. Bunun ötesindeki anlamlarına ise aşağıda değinilecek.

Argümanın bundan sonrası, bir başka rasyonelin daha devreye girmiş olduğu, en azından bir kervanın daha yola düzülmüş olduğu, kendinin farkına varır ise bir üçüncüsünün de muhtemel olduğu varsayımı üzerine inşa olacak. Bir kısım YSK üyesinin kendilerine bu somut tarihi anda bir tür doğal tarihsel misyon vehmettiklerini, somut durumu özgün bir rasyonelle analiz ederek, hızlı ve içgüdüsel bir refleksle siyasal bir özne olarak davrandıklarını düşünebiliriz. Bu iradenin iktidar partisi içinde oluşan baskın irade ile anlık ve pragmatik bir kesişme oluşturduğunu ve bu tarihsel kesişme anının gerekli kıldığı pazarlıkların olası senaryolara göre yapıldığını düşündürecek nedenler var.

YSK’nin siyasallaşması geleneğe dayanıyor

İlk tespit şu: Kurulun inisiyatif alarak kendini siyasallaştırması tesadüfi ve havada bir tasarruf değil, bir geleneğe dayanıyor,: Bir zamanlar, 10 yılda bir durumdan vazife çıkarma biçiminde tezahür eden bu tavır, 12 Eylül Anayasası ile kurumsallaştırılmış ve MGK’ye zimmetlenmişti. MGK, bin yıllık düzen kurma hamlesinden sonra etkisizleştirilince nöbet yüksek yargıya devrolunmuş, Anayasa Mahkemesi anahtar bir anda ikiletmeden görevi üstlenmişti. Abdullah Gül’ün arpa-boyu-yol-tweet’i sürekliliği doğru yakaladı.


Kısacası bu rasyonel, bildiğimiz devlet refleksinden başka bir şey değil. Dileyen başına “derin” sıfatını da eklesin. Yola düzülen kervan, kadim bir kervan. Refleks kolektif, içselleşmiş, içgüdüsel. Kendi makulünü bulmak için sufleye ihtiyacı yok. Kurul tasarrufu elbette bariz bir anayasal yetki aşımı, ama zaten tam da böyle anlarda bu aktörler fiilen anayasa haline gelmiyorlar mı? Tasarruf, bizzat Kılıçdaroğlu tarafından en üst perdeden eleştirildi ve tam etkisiz kaldı: Tam da bu hal geçmişte MGK’nin ya da Anayasa Mahkemesi’nin çektiği kırmızı çizgilere benzer bir toplumsal algıya işaret etmiyor mu? Öyleyse yanıtlanması gereken soru şu: Devlet aklı bu tarihsel anda kendi rasyonelleri açısından mantıklı hangi fırsatı gördü? Gördü de, Erdoğan ve bir kısım çevresinin İstanbul’a ihtiraslarının dikte ettiği, kendileri açısından riski zorunlu kılan tavırla pratikte uzlaştı, kervanını şimdilik aynı kervansaraya sürdü?

Ve birlikte düşünülmesi gereken ikinci soru: Bu pragmatik kesişme devlet rasyoneli açısından da nasıl bir senaryo varsayımına dayanıyor? Bu senaryonun gerçekleşmemesi, bir riske işaret ediyor mu?

Toplumun yürütme ile ilişkisinde kalıcı dönüşüm


Tam bu noktada ikinci bir sufle devreye giriyor. Kurula yapılmış “gollük bir orta”, belki daha doğru teşbih. Sahibi “sokak”. Sokağın atağı, Ekrem İmamoğlu’nun yükselen karizması ile orantılı, birbirini karşılıklı besleyerek hayli hızlı bir biçimde gelişti. Politik kariyeri, kuşkusuz 16 Nisan anayasal düzeninin dayattığı zihinsel yapıların da etkisiyle, ender siyasetçiye nasip olacak bir hızla inşa oldu.

Sokak, 31 Mart yolunda ve sonrasında, mümkün her fırsatta İmamoğlu’nda “başkan kumaşı” gördüğünü belli etti. Sokağın ötesinde, aydın çevrenin de kendisiyle henüz hukuken olası bir belediye başkanı sıfatı taşıdığı aşamada ilişkileniş biçimi, İmamoğlu’nun kişisel karizması üzerinden başkanlık rejimi ile kurulmuş pozitif bir ilişki olarak okunmalı.

Demokratik bir düzenden yana olanların bu pası doğru okuması, gelecek adımları sağlam atmak açısından faydalı: 16 Nisan mayası bir anlamda tuttu. Şöyle ki; Türkiye’de yürütme organının artık parlamento aracılığı ile değil, seçmenin doğrudan oyu ile seçilmesinin güçlü bir sosyo-politik meşruiyet tabanına sahip olduğu ortaya çıktı. Bu durum karizmatik bir belediye başkan (aday)ı üzerinden görünür hale geldi. Bunu söylemek, güçler ayrılığını ortadan kaldıran Türkiye tipi başkansı rejime muhalif olan ve referandumda hayır vermiş cevrelerin mevcut rejime angaje olduğu anlamına elbette gelmiyor; tutan şey hukuk devletini ortadan kaldıran anti-demokratik bir paket olarak 16 nisan rejiminin bütünü değil. Ama seçmenin yürütme organını doğrudan seçmesi, onunla parlamento dolayımı olmaksızın ilişkilenmesi fikri hızla benimsendi ve sağlam bir meşruiyet tabanı buldu. An itibarıyla eğer seçmenin kabaca yarısı yürütmeye ilişkin özlem ve beklentilerini Erdoğan’ın şahsında yansımış buluyor ise, öbür yarısı da İmamoğlu’nun şahsını kendi siyasal özlem ve beklentilerinin yansıma alanı olarak görmeye başladı. 16 Nisan anayasasının güçler ayrılığı ve hukuk devletine ilişkin tüm sorunları bir yana, bir tür fiili “Sizin varsa, artık bizim de var!” durumu oluştu.

Sonuçta 3 kervan, 3 ayrı kapıdan girerek 23HaziranHan’da buluşmuş oldu. İlki malum, “Tek adam/sonrası tufan” kervanı. Bunun hakkında çok yazıldı çizildi, konunun uzmanı olmayanı dövüyorlar. Oraya girmeyeceğim.Yazının buradan sonrasında diğer ikisini okuma denemesi yer alıyor. Önce devlet aklının orta vadede yatırım yaptığı senaryo ve bunun bağlandığı stratejiye dair bir okuma. Adını da baştan koyalım: Devletin kervanı, “iki adam” ya da “ebediyen tahterevalli” kervanıdır. Son olarak devlete gollük ortayı yapan toplumun kendi demokratik çıkarı için geliştirebileceği olası stratejinin imkanları ya da koşullarına bakacağız. Tekrarlanan seçime “varız” deyip boykot etmemekle toplum da kervanını 23HaziranHan’a sürmüş bulundu. İyi organize olup buradan bir çoğulcu katılımcı demokratik rejim kervanını yola çıkarma şansı var mı?

Bir beka stratejisi olarak Tahterevalli rejimi

31 Mart ve sonrasında İmamoğlu’nu yükselten toplumsal dalgayı bir tehdit olarak algılayan Erdoğan ve bir kesim çevresinden farklı olarak, devlet aklının aynı olguyu olası bir tarihsel fırsat olarak okuduğunu teslim etmezsek YSK kararını anlayamayız. Devlet toplumun ortaladığı topa sezgisiyle hızlı girdi, burada santrafor rolü YSK’ye düştü, bayrağı MGK ve Anayasa Mahkemesi’nden devralmış oldu.


YSK kararında etkin bir damar Erdoğan faktörü idiyse, diğer damarın da devletin öz beka kaygısı olduğunu görmek gerekiyor. Devleti önce parti, giderek karizmatik tekadam ile özdeşleştiren, iki yüzyıllık devlet kurumsallaşmasını tarumar eden, bir öteki safhada kendi yetişmiş parti kadrolarını da tasfiye eden bir anlayış, bir tekadam rejimi dahi değil, bir benden sonra tufan rejimidir. Bu noktada bürokrasinin ayakta kalabildiği ölçüde kendi bekasını, kendisini özdeşleştirdiği devletin sürekliliğini sağlayacak en basit ve garantili görünen formüle hamle etmesi mantıklıdır. Bu çerçevede devlet aklı, orta ve uzun vadelere ilişkin strateji ve taktik geliştirmeyi önceleyecektir. Erdoğan sonrası dönem, Erdoğan’a bırakılamayacak kadar ciddi meseledir.

YSK üyeliğini bir tür emir kulluğuna, verilen kararı itaatkarlığa indirgeyen – başta Kılıçdaroğlu’nunki olmak üzere – bakış, bu çerçeveden bakınca hayli sorunlu: YSK’nin tek adam senaryosunu gerçekleştirecek bir araca indirgenmesi, sorunun da tek adamın kendisinden ibaret görülmesini pekiştiriyor. Bu söylem, tek adamdan “kurtulma”yı kendi başına yeterli bir siyasal hedefe dönüştürüyor. Bir sonraki adıma dair toplumun bugünden başlatması gereken tartışma gözden kaçıyor. Üstelik toplumun tam da bu tartışmayı fiilen başlattığı anda, kendisine kıskançlıkla sakladığı son aracı, seçim mekanizmasını kullanarak dönüşümü gündeme aldığı tarihi anda temelden bir rejim tartışması imkanı YSK ile kayıkçı kavgasına tutuşan Kılıçdaroğlu eliyle kapatılıyor.

Söz düzeyinde sert YSK polemiğinin gözden kaçırdığı, gerek CHP gerekse YSK’nin tek adam sonrası için aslında aynı modele oynadıkları ve bu modelin toplumun uzun vadeli çıkarları açısından sorunlu olabileceği: Ebedi tahterevalli ya da iki parti rejimi. İktidarın biri daha dini/muhafazakar diğeri daha seküler/muhafazakar tonlu her ikisi de gayet milliyetçi iki partinin tekelinde durduğu bir rejim. Her ikisinin birden, kendi çeperlerindeki sosyal hareketleri ve marjinal siyasetleri, yerellikleri, … içerdiği ve absorbe ettiği bir rejim. Bunların iktidar mahfillerine yaklaştıkları oranda seçilmişlerle atanmışlar arasındaki ince dengelerin etki alanına girerek törpülenmesini kalıcı olarak garantileyen bir rejim. Etnik, kültürel ve dini açılardan benzeşen bir çok parçalılığı bir arada tutan Amerikan sisteminin TC’ye uyarlaması olarak da okunabilir. Bunda hem devletin hem de kadim devlet partisi CHP’nin ayrı ayrı yapısal çıkarları var.


Gizli bir gündem söz konusu değil, 12 Eylül darbe iktidarı iki partili rejim hedefini açıkça ifade ve ilan etmişti. Ancak yöntem naifti; hedefe parlamenter rejim içinde varmanın mümkün olabileceği varsayılmıştı: Parlamenter rejim içinde eleme aracı olarak tasarlanan %10 barajı, CHP ve AKP dışındaki tüm partilerin baraj altı, %40+ oyun ise temsil dışı kaldığı 2002 seçimleri hariç tutulursa, istenen sonucu vermemiş, hemen her seçimde 3 ila 5 parti TBMM çatısı altında yer bulabilmişti. 1983’te fiyaskoyla sonuçlanan MDP/HP farsının altından çok sular aktı. Yerleşik devletin siyasal alana etki için know how birikimi -her türlü belalatı yöntem dahil- bugün çok daha zengin, bu alana incelikli müdahaleler için çok daha mücehhez. Bugün, koşullar bu tarihsel hedefe varmak için önemli bir merhalenin daha geçilmesini hem zorunlu hem mümkün kılıyor. Zorunlu, çünkü hala rotası ve sonrası belirsiz bir Erdoğan, mümkün, çünkü artık İmamoğlu var.

Özal, 12 Eylül ruhunu bizzat icra edenlerden daha iyi kavramış politikacı olarak, başkanlığı ilk söze döken olmuştu. 16 Nisan 2017’de MHP marifeti ile türktipi başkansı rejime geçiş -riskli de olsa- bir ön adımı oluşturdu. İktidarın oluşması artık %50 çoğunluk gerektiriyor, bu durum parti bloklaşmalarını teşvik etmenin ötesinde zorunlu kılıyordu. 16 Nisan 2017 rejim uyarlamasının % 35/45 oy aralıklarında rahat çoğunluklar elde etmeye alışkın bir AKP’den çok ikili rejim içinde kanatları törpülemeye odaklanmış bir devletin projesi olduğunu görmek lazım. 16 Nisan’da şaibeli bir şekilde geçirilen başkansı rejimin 1983 Anayasası’nın içine üç beş madde değişikliği ile rahatlıkla monte edilebilmiş olması ve bütün bir rejim değişikliğine rağmen, özünde aynı anayasa ile yola devam ediyor oluşumuz kendi içinde tutarlı ve açıklayıcıdır: 12 Eylül Anayasası’nın kastı ve ruhu 16 Nisan uyarlaması ile nihayet kendine bir de vücud bulmuştur. Bu geçişin Erdoğan’a denk gelmiş olması, yaygın kanının aksine başlıca çelişkisi, bu anlamda riskidir. Erdoğan gibi karizmatik bir figür ortada olmasaydı, arzulanan rejim geçişi asla mümkün olamazdı. Geçişin Erdoğan kadar nevi şahsına münhasır bir politikacı üzerinden mümkün olmuş olması, rejimin sürdürülebilirliğini riske atıyor:  Erdoğan’ın polarize edici, kendine oy vermeyeni şeytanlaştırıcı politikaları, “%50’yi toparlayan alır” kuralını al gülüm ver gülüm tahterevallisinden ölümcül bir ötekileştirme oyununa çeviriyor. Devlet aklı, yeni rejimin normalleştirilme ihtiyacına çalışıyor.

(Devam edecek)

(Yazının tamamı, Birikim Dergisi’nde de yayımlanmıştır.)

Tarih: 03-06-2019 Okunma: 943